8 Aralık 2011 Perşembe

Tuhaf - 3

En son zihni bozukluklardan bahsetmiştik. "Kankalık müessesesine tabi olan, bunu olağan gören insanların zihni bozuklukları nelerdir?" sorusuyla konuyu bağlayalım, sonrasında da bu ilişki çeşidinin sonuçlarını ele alarak serüvenimizi bir sonucun limanına park edelim.

Kankalık müessesesinde zihni problemler ilk bakışta kişisel dilemmalardır. Ancak bundan daha derin, daha kişiye odaklı problemler de olabilir. Bakalım, hangileri kalemimize takılacak...

Öncelikle aklıma gelen, bir bayanın erkek kanka ile münasebetindeki dilemmalarıdır. Soruyoruz erkek kankası olan bir bayana: Neden erkek kanka ihtiyacı hissettiniz?

Tepki veriyor: Ne alaka ya, ben kankalarımda cinsiyet ayrımı yapmıyorum. Erkek de olur, kadın da. Yeter ki, insan olsun.

Bu söz kişiyi alır, cehennemin dibine kadar götürür. Hakikatı olmayan bir anlayış. Bir sosyal kabullenme. Evet, zira Allah ayetiyle setr ediyor kadını ve erkeği. Ayrıca insan olsun demek de ne? Hepsi insan zaten.

Tepki veriyor: Bu devirde biraz sosyal olmak lazım. Diyalog şart. Cinsiyet ayrımı yaparsak, onlara ulaşma imkanımız varken uzaklaşmış oluruz.

Al bir küfür daha. Bir insana dinini anlatmak için onunla kanka olmana gerek yok ki. Dinlemiyorsa nasipsizdir zaten. İffetinden ödün vermenin anlamı ne? Evet, kankalık iffetten ödün vermektir.

Tepki veriyor: Ben gitmiyorum ki, onlar geliyor, hayatıma giriyor, ben de kovamıyorum.

"Bu da bir nevi namuslu serserilik" diyor şair, Agora Meyhanesi şiirinde. Evet, namuslu serseriliktir mezhebi genişler için bu. Çünkü, onların namus anlayışı iç çamaşırında başlar. Ancak, hakiki iman ehli yanına yaklaşma cesareti bile bırakmaz bu niyetlerde. Duruşu keskin bir kılıç gibi tehditkardır.

O kişiye sadece iman ehli yaklaşabilir. İman ehlinin sohbetinin konusu sadece Allah'tır. Hakikatın dışında, fuzuli sohbeti gereksiz bulurlar. Buradan anlaşılır halleri. Allah'ın konuşulduğu ilim dergahında kadının da yer edinme hakkı olduğunu peygamber efendimiz zamanından uygulamalı olarak biliyoruz. Öyleyse, bir kadın bir erkekle diyaloğu sadece öyle bir mecliste, belli bir ciddiyet ve edeb çerçevesinde sergileyebilir. Geriye kalan bütün yaklaşımlar, münafıklık kırıntıları, parçacıkları, kütleleridir.

Bir başka dilemma ise, erkekle çıkmayı reddeden bir kızın erkek kankalar edinmesidir. Erkekle çıkmayı neden reddeder, iffeti için. Hayır, kariyeri için. Hayır, özgürlüğü için. Hayır, ailesi için. Hayır, inanmadığı için. Tek tek bakalım, hepsinde bir dilemma göreceğiz. İffeti içinse, erkek kankaları gay mi? Kariyeri içinse, kankasına zaman ayırdığında da aynı riski göze almış olmaz mı? Özgürlüğü içinse, İmanda özgürlük itaattedir, başıboşlukta değil ki. Ailesi içinse, kankalık muhabbetinde de aynısı geçerli değil midir? Hangi aile kızının erkek kankasından şüphe etmez? Kendisine dürüst davrananların ilgilerini ifade etmelerine tepki olarak onları reddeden, ilgisini saklayan kankalarının namertliğine yol vermiş ve böylece dürüstü kendinden uzaklaştırarak, namerti hayatına sokmuş olmaz mı? Bu ne kötü bir seçimdir...

Aynı olasılıkları, noktası, virgülüne varana dek erkek için de söyleyebiliriz.

Sonuçlara geldik nihayet. Evet, kankalık çok ucuz gibi görünen, ama çok pahalı bir hatadır insan hayatında. ilk olarak şunu belirtmeliyim ki, bir insanın iman ve ibadetten sonra gelen en büyük noksanlığı budur, hayasızlık. Evet, bu hayasızlıktır. İnsan karşı cinsten kanka yaptığı zaman, kendini onun kardeşi görmek ister. Başarması için de, hassasiyetlerini, duygularını, melekelerini bastırması gerekir. Bu da ona verilmiş melekelere karşı bir zulümdür. Zira, insana verilen bütün melekeler doğru yönlendirildiğinde, insanı kemale eriştirir. Örneğin, korkacaksan Allah'tan kork, toplumdan değil. Seveceksen yaratıcına güzel geleni sev, nefsine güzel geleni değil. Yanında olacaksan bir erkeğin, bu mahremin olsun, mahremleştirdiğin değil.

Öte yandan, insanın melekelerini söndürmesinden başka, kankalık müessesesinin en önemli zararlarından biri de, kişinin zihinsel fonksiyonlarının anormalleşmesidir. Yani anormal zihin algılamaları sebebiyle edinilen kankalık bağları, ayrıca sonuç olarak da, anormal algılar oluşturur insan zihninde. Bu algı bozuklukları, temel olarak doğruyu yanlıştan ayırma noktasında açığa çıkar. Çünkü, insan duygusal paylaşımda bulunmak durumunda olduğu karşı cinsle böyle bir münasebetle, kendini ona karşı sorumlu hisseder. Yanlışının farkında olması bile bu durumu engelleyemez. Yani insan kanka olmaya karşı olsa bile, arkadaşlık bağlarında kankalığa benzer etkileşimler görülür. Ve duyguların aklın gözünü alan parlak ışıklar gibidir. "Aşkın gözü kördür." sözünün özü de buradan kaynaklanır.

Evet, konuyu tuhaftan aldık, tuhaf kankalık ilişkilerinin derinliğine bakarak, tuhaflığı idrak etmeye çalıştık. Benden bu kadar. 3 yazıyı da eksiksiz okuduysanız, sizi takdir ediyorum. Bu kadar özürlü ve uzun bir yazıyı bile okutabilen sabrınıza hayran kaldım. Sizin benim için çok değerli yorumlarınızı da, bu blogtan esirgemeyeceğinize eminim. Özellikle, İslam'la çelişen bir nokta gördüyseniz, Allah rızası için yorum yapmaktan kaçınmayın ki, ilelebet cehenneme düçar olmayayım.

Allah yar ve yardımcımız olsun...

4 Aralık 2011 Pazar

Tuhaf - 2

"Allah'a güven duyan birisi, neden karşı cinsten kanka edinme ihtiyacı duyar?" demiş ve orada bırakmıştık kalemi. Burada da konumuzu iki başlıkla ikiye bölelim ve sonuca gidelim:
1. Kankalık müessesesinin çeşitli yönleriyle ele alınması
2. Kankalık müessesesinin sonuçları

1. Kankalık müessesesinin çeşitli yönleriyle ele alınması

Bir insan topluma ihtiyaç duyar dedik. Peki toplum insana ihtiyaç duyar mı? Konuyu dallanıp budaklandırmadan hemen şu çıkarımı yapayım. Çıkarımın sebep ve sonucunu siz düşünün. İnsan, toplumda, toplumun ihtiyacı kadar yer edinebilir. İşte bu sebeple, topluma girmeye çalışan insan özveride bulunarak kendini toplumun ihtiyacı olan birisi gibi gösterir. Bu noktadan sonra da, o özverisine karşılık toplumun da ona özverili olmasını ister. Çünkü, kendince haklıdır. Der ki: "Ben topluma katkı sağladım, sıra onda." Öyleyse bu madde toplumda nasıl yer edinir veya nasıl edinemez?

Gerçek şu ki, toplum çıkarlar üzerine kuruluyorsa bu madde yer edinir, ve takır takır da işler. Eğer, biz akıllı hayvanlar olsaydık, bu kuralla kıyamete kadar mesut yaşar, sonra da cehennemin dibini boylardık. Ancak, vicdanımız olduğu için, ruhumuz nefsimizle bir iç mücadele içinde olduğu için, biz mesut olamıyor, bu çıkar kelimesinden bile midemiz bulanacak kadar teessür içinde kalıyoruz. İş bu sebeple, diyebiliyoruz ki, toplumlar çıkarlar üzerine bina edilirse, zulüm artar ve iman azalır. Bunu kısaca şöyle özetleyebiliriz, Allah(c.c.) yerine aklına iman eden insanlar sürüsü, toplum için yaşadıklarında, akıllarıyla daha yakın gördükleri çıkarlar için daha uzaktaki göremedikleri ve göremeyecekleri çıkarlarını heba ederler.

İşte burada kankalık müessesesi de insanın toplumla kucaklaşmak için sığındığı çirkin bir yarenliktir. Ve bunun da daha çirkini karşı cinsle olan kankalık-yarenliktir.

Bu bilinç altının ışığında cinsleri tek tek inceleyelim.

Kadın: Cennetten kovulmuş insanın ilk günahkar kesimi, desek hemen feministler hücum ederler(kaç feminist okuyorsa yazımı (: ). Ama bu hakikattir, ve bunun için insan aklının inkardan başka yegane yapacağı şey, o durumdan ders almak, o ilmin şakirdi olmaktır. Çok basit bir hakikat: ilk aldanan kadındır. Kaderin cilvesi ile bakarsak, Allah(c.c.), hiç bir işinde abes fiil işlemez. Olayların yaratıcısı da Allah(c.c.) olduğu için, bu fiilde ilk olarak erkek değil de kadının yanılması daha sonra gelecek bir hadise işarettir: "Kadınlar, aklen ve imanen eksik yaratılmışlardır". Bu sebeple, "Bu basit bir kader cilvesidir, erkek de olabilirdi", fark etmez demek, o ilime gözlerini kapatmaktır.

Burada bir parantez açmak gerekirse, ki okuyan bacım varsa hemen feminen bir savunmaya geçmesin diye diyorum. Kadınların erkeklerden aklen ve imanen eksik yaratılması demek, bir erkeğin bir kadından üstünlüğünü göstermez. Bu sadece insanın yaratılış makamının hayvana olan üstünlüğü, meleğin yaratılış makamının insana olan üstünlüğü ile aynı manadadır. Bildiğin üzere, insan kendi özelliği dairesinde melekten daha üst seviyeye gelebileceği gibi, hayvandan daha aşağı seviyeye de düşebilir. İşte bu sebeple, ben kadına aklen ve imanen eksik yaratılmıştır diyorsam, bunun sebebi kadını yermeye çalışmam değil, onun hakikatini ifade ederek, belki onu korumaya çalışmamdır. Bir kadının inşaat işçiliği yaptırılarak, şefkat duygularının zarar görmesine sebep olmak, o şefkatle işi olmayan için makuldur. Ama, bir hakikate inananlar, hiç bir insanın bahşedilmiş bir özelliğine zulmetme noktasında sessiz kalamayız.

Her seferinde konudan uzaklaşıp yeniden geri balıklama dalıyoruz. yine dalalım. "Kadın aldanır" dedik. Burada ilginç olan şey kadının aldanırken, aldatanın erkek değil, şeytan olmasıdır. Burada bir şefkat görülüyor. Zira, aldanan kadının erkeği aldattığı daha az belirgin kadının aldanmasına nazaran. Diğer türlü olsaydı, Hristiyanlık Havva'yı günahın tohumu gibi görmekle haklı olurdu. Ama, biz görüyoruz ki, günahın tohumu şeytandır. Yani, her bebek İslam fıtratı üzerine ve günahsız doğar. Ve işte başka bir hakikat tezahür etti dimağımda, insanın pak doğması ve ergenliğe kadar pak kalması, ergenlikte kirlenme ruhsatı ve temizleme ruhsatı verilmesi. Ne kadar da cennetten kovulan Adem'in hikayesine benziyor. Yaratıldı, cennete koyuldu, karşı cinsi gördü (karşı cinse olan şehveti hissetti, ki belki bu hissin sebebi yenilen meyve idi), ve yeryüzüne gönderildi. Ve sınav başladı. Biz de aynıyız. Bu bile yetmez mi Allah'a imana.

Kaçıp duruyoruz konudan. Zira, hakikat tezahürleri konudan kaynaklı olduğu için idraki kuvvetlendirir. Hoşgörünüz.

Kürkçü dükkanımıza gelirsek, şefkat bina edilen kadının şefkate daha fazla mazhar olması ne güzel şey. Şefkat duygusu daha güçlü bir varlık, ve ona karşı gösterilmesi gereken şefkati daha kolay idrak edebilmesi. Ki bunun yanında da dinin erkeğe, kadınına şefkatle yaklaşmasını teşvik etmesi. Birbirine güç katan hakikatler. Gelgelelim, şefkatli bir kadın neye ihtiyaç duyar? Evet, şefkate ihtiyaç duyar. İşte kankalık müesseselerinde gösterilegelinen ilginin sebeplerinden biri, ve belki en mühimi bu şefkattir. Evdeki kız ailenin şefkatiyle büyür, beslenir. Ancak evin dışında şefkat nerede bulunur? Tabi ki, dostta. Çünkü, dost senin geçmişini kabul edendir. Bu mahiyette bir hoşgörü ile yaklaştığı için, senin şefkat duygularına hitap eder.

Dost kelimesindeyiz şimdi. Kimdir dost? Sadece geçmişini kabul eden mi? Hayır. kişiye göre değişir dost anlayışı, ancak akıl sahipleri dostlarını açık sözlü, güvenilir, hakikati savunan, doğrunu değil, doğruyu savunan insanlardan seçer. Nefis sahibi insanlar ise, inançları ölçüsünde makul davranan, ihtiyacı olan takdiri gösteren, ihtiyacı olan teselliyi gösteren kimselerden seçer dostlarını. Ve böylece, ingilizcesi "easy going" olan uysal koyun tipinde insanlar bulunmaz kız kankası olurlar. Karakterlerinin önemi yoktur. İnançlarının da. Kültürlerinin de önemi yoktur. Yeter ki, kızın suyuna gitsinler. Kızın ilgisini çekecek aktiviteler, teselliler, takdirlerle dolu olsunlar. Bunu bazen zıttıyla bile tasdik edebilirsiniz. Örneğin, bir kız görürsünüz, karşısında kıza beş kurul değer vermez bir havada bir erkek onun kankasıdır. Çünkü, kız hakir görülmeyi erdem zannediyordur. Kendisine saygısı olamyan kız, yerenleri yaren edinmiştir.

Yaren durağındayız sanırım. Genelde sevgili manasında idrakimize yansıyan bu kelime, benim idrakimde ise, "sevgi ile bağlantı kurulmuş olunan" demektir aslında. Kankalar sevilir. Yarendir kankalar. Kız olsun, erkek olsun farketmez. Kankanız varsa, yanınızda olduğu için sevilmiştir tarafınızdan. Sevmeyi reddetmeniz felsefi bir kabulden başka birşey değildir bu noktada. Felsefe ile işim olmadığı için ispata girişmeyeceğim. Dilediğiniz kadar o çukurda debelenebilirsiniz.

Özetleyecek olursak, kız kankayı şefkat bulmak için ister. Peki ya erkek?

Erkek: Aslında kadını okuyan herkes erkeğin ne istediğini hemen anlaması lazım. Evet, erkek de şefkat göstermeyi ister. Yaratılışı icabı, çevresindeki herşeyden sorumlu tutulmasından dolayı, o sorumluluğun bir tezahürü olarak, şefkat gösterme iştiyaki vardır erkeğin fıtratında.

Hemen konuyu günümüz şartlarına bağlamazsak, felsefe çukurlarına dalmış olacağız.

Günümüz dünyasının idrakinde asli güç inanç değil, maddi güçtür. Maddi güç bende 3 boyutta tezahür etti. Belki, başka boyutları vardır.
1. Boyut: Ekonomik güç
2. Boyut: Fiziksel güç
3. Boyut: Sosyal güç

Hemen kadın erkek diye de açıklayalım.
Ekonomik güç: Arabası, evi, kariyeri olandan etkilenen kadınlar...
Fiziksel güç: Zayıfları, kısaları, miskinleri güçsüz gören kadınlar...
Sosyal güç: Çevresinde kendisine dönen işaret parmağı sayısının fazla olması dolayısıyla bir insandan etkilenen kadınlar...

Ekonomik güç: Bakımlı, süslü giyinenlerden etkilenen erkekler...
Fisiksel güç: Uzunluktan etkilenen erkekler...
Sosyal güç: Popüleritesi olan insanlardan etkilenen erkekler...

Bu duruma sebebiyet veren tarihi geçmiş, bizi bağlamıyor, ancak günü tahlil etmekte yararlı olacağından biraz bahsedelim.

Çok eskiye gitmeye gerek yok, taklidi imanla suçlanan Osmanlı toplumunun parmakla örnek toplum olarak işaret edildiği ortaçağın sonu olan rönesanstan başlayalım. Rönesansın temel besini nedir? Sanmayın ki, coğrafi keşiflerdir. Coğrafi keşifler o temel besine uzatılmış eldir. Temel besin, eski avrupa arşivinin, arap kütüphanesinden çıkartılarak benimsenmiş anlayışıdır. Tabi bu çıkartılma işlemi sırasında nice eflatunlar plato olarak kaçırılmıştır. Ancak, sonuç olarak ortaya çıkan liberal mantalite kilisenin esaretine tepki olarak, o membadan çıkan destekçi fikirlerle ifade edilmiş ve önce o topraklarda, ardından tüm dünyada, ne yazık ki, hayat bulmuştur. Evet, 1789'dan bu yana, Liberalizm ve bunun ekonomik aklı kapitalizm köleleşmeye ve özgürleşmeye çare olarak doğmak için güçlü akıllara hükmetmiştir. Ancak bu kadar külli görünen Liberalizm felsefesi, küçücük bir taşla tuzla buz olmuştur. Bunun adı da, sosyalizmdir. Kapitalizm'in sömürgeci yapısını keşfeden korku dolu gözler, kaça kaça sosyalizme varmıştır. Necip Fazıl'ın dediği gibi, Sosyalizm ile Liberalizm, bir madalyonun iki yüzü gibidir. İşte, bu iki garabet sancı, bugünkü insanların akıl şablonlarını oluşturuyorlar.Ayrı ayrı değil nitekim, birlikte ve el ele oluşturuyorlar. Bunu, Türkiye'de o kadar net görüyoruz ki, kör göze parmak sokar gibi görünüyor. Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti, sosyal bir cumhuriyet. Yani, eşit haklar sunuyor: sunduğunu sanıyor. Ekonomisi ise, olabildiğince liberal tutuluyor. Böylece insana kazanma özgürlüğü verilirken, yaşama eşitliği de sunulmuş olunuyor. Ve toplumun hafızasında bunlar yer etmiyor. Yer eden tek şey:
-ben zenginim, bu devlet beni fakirle aynı hastane de bakılmaya mecbur bırakıyor...
-ben fakirim, bu devlet benden vergi alarak benim zengin olmamı engelliyor...
-o zengin, devlet onu kayırır. ye kürküm ye...
-o fakir, fakirlerin sayısı çok olduğu için devlet onlara çalışıyor...
Vurun abalıya...

İşte bu zihniyetlerin hepsi, FAE'dir. Yani, fundamental attribution error... Yani, türkçesi olmayan bir bozukluk. Yani kendini temize çıkarma çabası.

Şimdi, insanlarda hasıl olan bazı zihni bozuluklara değineceğim. Öncelikle, bunların tamamımın mistik yaklaşımlardan ileri gelen bozukluklar olduğunu belirtmeliyim. Ele alacağım bozukluklar 3 tane: hiçlik kavramı; liberal ve sosyal zaviyelerin zihinsel götürüleri; "yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi", "ne olursan ol, gel" ve "bir insanın imanını kurtarmak" hakikatlerinin zihni yanılgılarla mistikleştirilerek hakikatten uzaklaştırılması...

Hiçlik kavramı:
Çevremizde bir sürü tarikat var. Tasavvuf tarikatları da bunların bir kısmını oluşturuyor. Hiçlik genelde tasavvuf ehlinin ağzında sakızdır. Ve biz de dimağımızda oluşturulan manayla sanarız ki, tasavvuf ehli bu dünyadan değildir. bu dünyadan vazgeçmişlerdir. Böylece yine bir zannımız vardır: Bir insan ya tasavvuf ehli olur ya da olmaz. Ne büyük bir yanılgı. İnsan hiçleşmeye giden bir varlıktır. Yaşamı boyunca hep sorgular. Daha iyiyi, kolayı, güzeli, rahatı, ona göre mükemmel olanı. Kimisi, alkolde bulur tasavvufu, kimisi ise yalnızlıkta. Hepsi, insandan, diğerini tanımaktan kaçar. Tarikat tasavvufu kendini tanıma gayretiyle hemhal olmak için, toplumdan kaçar, kaçınırlar. Asılda kaçtıkları toplum hayatı değil, toplumun bayağı muhabbetidir. Onlar buna tenezzül etmezler. Ya da bunu görmezler. Kolayı seçer ve tarikat yoluyla toplumdan uzaklaşırlar. Belki peygamberleri velilerden ayıran bir özellik de budur. Peygamber toplumdan kaçmaz, toplumla göğüs göğüse çarpışarak, hakikatini savunur, dervişler ise, kendi yolculuklarına bakarlar. İnsanı kendilerinden tanırlar. Evet, belki bazı veliler de peygamberler gibi çarpıştıkları zamanlar olmuştur. Ama peygamberlerin farkı bu hali sürekli devam ettirmeleridir, veliler ise bir süre de olsa içlerine kapanmak zorunda kalmışlardır. Elbette bu imani bir farklılıktır. Ben o buudlara yabancıyım, bırak bir peygamberin, bir velinin buudunu bile bilemeyeceğim için de aradaki farkın sebebini izah etme imkanım yok. Ancak, dediğimiz gibi, insan her seferinde isyan halindedir ve bu isyan yaratılıştan gelen bir iştiyak üzere inanılan değerin kehanetini tamamlamak üzeredir. Kehaneti tamamlanacak olan yalnızca Allah(c.c.)'ın dilediğidir. işte bu noktada, Budist rahiplerle veya doğudaki ya da manastırdaki din adamlarıyla, tasavvuf ehlinin hiç olmak adıyla yaptıkları benzerdir, ve fakat hakikat nazarında aynı değildir. Bundan mütevellit, insan hiç olmaya çalışırken inkara düşmemelidir. Bunun yolu da, emanet bilincinden geçer. Yani bize verilen el Allah(c.c.) tarafından verilmiştir. Bizim onu emanet bilinci ile kullanmamız gerekir. Bazı hiçliğe gidenler gibi, isyandan caymamalı, isyanımızı idrak ile kontrol altında tutup, hilafetimizi hakkaniyet mertebesinde de gerçekleştirmeliyiz. Sosyal hayattan kaçarak, derviş olarak, keramet sahibi olarak kehanetimizi gerçekleştiremeyiz. Bize verilen keramet değil, hilafettir. Biz halife olmak zorundayız. Halifeliğin en gözde olanı da toplum için örnek teşkil edebilecek olan halifeliktir. Bir dağın karşısında Ben halifeyim diye bağırabilirsiniz, bir insanın karşısında da bunu yapabilirsiniz. Önemli olan idrake birşeyler bırakabilmektir. Gelgelelim, bir halife olarak nasıl hiç olacağımıza. insan bilerek hiçliğe gider. Biz de Allah(c.c.)'a ve peygamberine inandığımızın göstergesi olarak, onları bilmeye gayret göstermeliyiz. Öyle zaman gelir ki, o kadar biliriz ki onları, artık sosyal hayatta karşımıza çıkan her olayda onların istediği gibi davranır, onların istediği tepkiyi ortaya koyarız. Bundan sonra da menziller vardır elbet, ancak artık toplum nazarında idrake sunulabilecek şeyler değildir. İşte bu noktada insan toplum nazarında bir hiç olmuştur. Bundan dolayı da, topluma ben bir hiçim diyebilir insan. Ama, topluma kapalı olan takvası Allah(c.c.)'a daha yakın bir yere hep yükselebilir. O da bunun savaşını verir. İşte bu insan hiç olmuş, kemale ermiş kişidir.

Liberal ve sosyal zaviyelerin zihinsel götürüleri:
Liberalizm, özgürlüğü insanın istediğini yapması olarak arz eder. Tabi böyle basit kavramlarla açıklamak derin Liberalistlerin gücüne gidecek, "o kadar okuduk, bu kadar basite indirgenir mi?" diye itiraz edecekler, sonra liberalizmin yeni update'lerinde ahlak unsuruna yer verildiğinden, insanhaklarını ele aldığından bahsedecekler. Onlara cevabım şudur ki: Eğer, liberalizm mutlak olsa, ahlakı ile çelişmez, kainatın kanunuyla çelişmez. Liberalizm, bütün gezegenlere de özgürlük versin. Dolaşmasın güneşin etrafında dünya, ve dünyanın etrafında ay. Haydi, doğrularınızı çıkarın, kaç tanesi kaçımıza yüzde yüz uyuyor. İnsanın yaşama hakkından başlarsınız hep, dirilti o zaman ölü hücreyi. Ruh denen kavramı giydirin maddeye. Akıllı bilgisayarlar, süper bilgisayarlar dediğiniz şeyler, insanın idrakine nazaran ne kadar basit kaldığını görmüyor musunuz? Peki, bu kadar güçlü bir idraki kapsayacak bir ideolojiyi bu dünyaya getirmek bir insanın görevi ise, bu doğruları o bulacaksa, nerde kaldı o insanın özgürlüğü?

Aynı şeyler Sosyalizm için de geçerli. Birisi özgürlük anlayışıyla hakikati, öteki ise eşitlik anlayışıyla özgürlüğü ve dolayısıyla hakikati idam ediyorlar.

Tezahürlere gelince, birinci tezahür: "Herkesin dini kendinedir. Her koyun kendi bacağından asılır." Bu özgürlük budalalığının ilk merhalesidir. Evet, mizanda herkes kendi yükünü yüklenecektir. Ancak, kimse cennette merhametsiz giremez. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Kulun merhameti Allah'ın merhameti gibidir. Siz birisini, yanlış yaptığında uyarmazsanız, onun karşısında dilsiz şeytan rolüne bürünmüş olursunuz. Siz kaderi bilemezsiniz, ancak bu iş nasip işidir. Siz o yanlış işe şahit tutulmuşsunuz, düzeltmek için kalbinizden bile buğz etmemişseniz, bu imanınızın zayıflığına bile değil, yokluğuna işarettir. Özgürlük değildir bu, toplumsal esarettir.

İkinci tezahür: "Herşey içimizde bitiyor..." Bu da insanın kendini aldatmasından başka birşey değildir. Bunun tam da aksini iddaa ediyorum, ve diyorum ki: "Herşey içimizde başlıyor..." Bakınız, aradaki fark sırat köprüsü kadar keskin ve net. Birisi niyetine sığınıyor, diğeri ise niyetini sorguluyor ve irdeliyor. Peki neden burda değindik? Çünkü, Liberalizm ve Sosyalizm insana varlık atfeder, ve insanın hiçliğini bilmemesine ve enaniyet yapmasına sebep olur. Enaniyeti kamçılanan insan da, inançla suçlanınca, kaçış yolu olarak hep bunu seçiyor.

Üçüncü tezahür: "Topluma ayak uydurma." Ne acı ki, bu şeytan lafzını duyduğum kişiden başka biri söylemiş olsaydı, yüzüne tükürürdüm. Ama yapamadım. Zira, hem cahil olduğunun bilinci, hem de saygı beni alıkoydu. topluma ayak uyduracaksak, bu toplumda para kazanmak ibadet, makam sahibi olmak itikat, saygınlık kazanmak velayet, hümanist bir zengin olmak ise peygamberliktir. "Toplum sana ayak uydursun" demeyeceğim. Sen Allah'ın dinine uy, oku, ihlas ile hayırlı ilim talep et, tefekkür et, sadık ol. Gerisi zaten senin elinde değil. O halinden doğacak yanlış anlamalarda bile hayır vardır. Yeterki, kasti yanlış anlaşılmalardan uzak dur.

"Yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi", "ne olursan ol, gel" ve "bir insanın imanını kurtarmak" hakikatlerinin zihni yanılgılarla mistikleştirilerek hakikatten uzaklaştırılması:

Tek tek ele alalım...

"Yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi": Bu mana insanlar tarafından şöyle algılanıyor; bir insana hiçbir şekilde şiddetli davranma. Ona karşı sonsuz bir hoşgörü ile yaklaş. Onun yaptığı yanlışlara gözünü, ağzını, gönlünü kapa. Belki bir gün, senin bu iyi halini anlar da müslüman olur. Bu çarpık bir inanıştır. Tamamen mistiktir. Allah(c.c.)'ın hidayete erdireceği kimseler böyle bir tavırda olmazlar. Peygamber hayatına bakın. Peygamber amcasının kapısına yüzlerce defa gitmiştir, onu aleni bir şekilde imana davet etmiştir. Hor görülmüş, hakarete uğramış, dövülmüş, kovulmuştur. Vazgeçmemiştir. Böyle bir mantıkla hareket edecek olsaydı, ikinci veya üçüncü defa gitmezdi. Zira, amcası onu görmek bile istemiyor, Allah(c.c.)'ın takdiriyle, belki her görüşünde biraz daha hiddetleniyordu. Peygamber,"Aman ona görünmeyeyim de, benim onu düşündüğümü anlar da iyi olur, müslümanlığı kabul eder belki" dememiştir. Hakikat neyse onun yanında, onunla beraber olmuştur. Hiçbir zaman da yaratılan şerri sevmemiştir. Herşey zıttıyla bilinir. Bakınız, bir insan müslümanım diyorsa, onu sevmek zorundasınız, en azından müslüman olduğunu düşünerek. ama bir insan bir şer işliyorsa, onun şerrini Allah yarattı diye sevemezsiniz. Evet, şeytanı da Allah(c.c.) yarattı, ama şeytanı sevmek ne demektir? Bir çiçeği seviyorsanız, güzel yaratıldığı için seversiniz, aynı şekilde bir insanı severken "iyi bir insan" dersiniz. İşte, "Yaratılanı severi yaratandan ötürü" sözü, herşeyi severiz demek değil, yaratanı hatırlatan, yaratanın güzzelliğini, özelliklerini hatırlatanı severiz demektir.

"Ne olursan ol, gel": Bu da yine mistik bir hataya mahal veren bir hoşgörü kaidesidir. Belki, hoşgörünün en uç noktası, en derin anlayışıdır. Devamında, "bin kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel" diyor. Peki, neden bazı insanlar bunu günahınla gel olarak algılıyor? Bu söz, gel derken bir daveti yineliyor, "gel" yani bu ümit kapısına gel, bu tevbe kapısına gel. Tevbe kapısında günah işlenir mi? İşlenemez. Zira, gel dediği yer manevi bir mekandır. Tevbe kapısına niyet ile varılır, içmek niyetiyle içmek kapısına, zina niyetiyle zina kapısına varılacağı gibi, tevbe niyetinyle de tevbe kapısına gelinir. Siz de insanları davet etmekle yükümlüsünüz, onların olduğu yere gidip, onların manalarına vakıf olup, o manadan onları kurtarmaya çalışmak isterken, ya hiç başaramayacak,ya da sizin de o manaya bürünmüş olacağınızı unutacaksınız. Kimsenin cennet garantisi yoksa, kimsenin cennetini riske atma lüksü de olamaz. Yunus, "Biz gelmedik davi için, biz gelmişiz sevi için." diyor. Burdan da aynı hataya düşülebilir. Davanın hakikatini inkar değildir bu söz. Hatta, Yunus'un davasının olmadığını da iddaa edemez. "Sevi"yi bilen insan, onun davayı kapsayan daha geniş bir ilim dairesi olduğunu bilir. Bundan mütevellit, sakın ola ki, dava ile sevgiyi ayırmayın. Ayırırsanız, dava ehli sevgiliyi alır, geriye kalan şer sevgiyle mana bulamayacağından, hayatınız boşa geçer.

"Bir insanın imanını kurtarmak": Bir ülkeyi fethetmektir bir insanın imanını kurtarmak. Allah'ın takdiri ile başbaşadır. Bu sebeple, biz sadece iki cihetten bakabiliriz. Kendi imanımızı kurtarmak, başkalarının imanının kurtulmasına vesile olmak. Biri büyük cihad, biri küçük cihad. Büyük cihadı bu sayfalara sığdıramayız zaten, benim de çapım değil onu anlatmak, açıklamak. Ancak, insan büyük cihatla küçük cihat arasında sürekli gelgit olayını yaşar. Biri diğerini destekler, büyütür. Bir insan yeterince iç derinliğine sahipse, koyu hristiyanları ya da radikal yahudileri bile imana getirebilir. Ama dediğim gibi, Allah'ın takdiri ile başbaşadır bu durum. Bu sebeple, biz bu iç derinliğe sahipmişiz gibi gidip en azılı hristiyanları bulup, onlara dini anlatmaya kalkarsak, midyata pirince gidene dönebiliriz. Bu sebeple, tedbirli davranmalıyız. Birşey anlatacaksak, bir hakikat idrakimize yansıdıysa, bunu en yakınımızdan başlayarak anlatmalıyız. Kimbilir belki de, çok uzaklarda, hristiyanların içinde en koyusunda aradığımız inkişaf, ve vesile olma hali, en yakınımızda, müslüman bildiğimiz can yoldaşımızda tezahür eder. Allah kullarını sever. Ama enaniyet yapanları değil. Eğer, en yakınımız dururken uzaklara göz dikersek, bu niyet hulusi olmaktan ziyade, birşeyleri ispat makamında tecelli eden enaniyet narıdır.

(Oksijen tüplerinizi yenilemeniz için, biraz da benim kafamın içindeki abaküsün bilyelerini abaküse geri takmam için yazıya burada ara veriyorum. Fazla zorlayınca abaküs dağıldı. Allah'a emanet...)

29 Kasım 2011 Salı

Tuhaf

Yine hindiye evrimleşmeye çalıştığım bir gecede, aklıma takıldı bu kelime. Ciddiyim; oltaya balık nasıl takılırsa, bu kelime de aklıma öyle takıldı. Yazılması halinde sayfaların yetmeyeceği bir düşünselinden çıkarıp özene bezene buraya kadar taşımak istedim. Yazıyı burda bıraksam, kalkıp gitsem odadan, sanırım tuhaf bir iş yapmış olurum. Ama, ben zaten yeterince tuhafım. O yüzden burda bunu yansıtmama gerek yok.

Gelelim kelimemize: Tuhaf...
Tuhaf kelimesini internetten biraz araştırmadım. Tamamen kendi yorumumla; "açıklanamayan, garipsenen, uzak kalınma tercihi kullandıran hal" olarak nitelendiriyorum bu kelimeyi. Ve insanlar arasındaki tuhaf ilişkilere kafa yoracağım şimdi. Evet, şaşırmayın; kafa yoracağım. Sizin ki yorulmazdı ama benimki abaküs olduğu için yoruluyor haliyle. Erkek dişiye oranla tuhaftır. Dişi de erkeğe nispeten hayli tuhaftır. Ancak, görüyoruz ki, erkek erkekliğini ifade etmediği sürece, ve kız da kızlığını ifade etmediği sürece, birbirlerine gayet yakın duruyorlar ve bundan büyük bir haz alıyorlar. Ki bundan, haklı veya haksız, muzdarip olanlar da hemen damgayı yapıştırıyorlar: "kız kankası, erkek kankası"...

Burada iki yola ayıralım mevzuyu ve soralım ardı ardına:
Bu noktada haksız olma durumu nedir?
Kankalık müessesesinin gereği ve hakikat nurlarından nasibi nedir?

Derine ineceğiz, oksijen tüplerinizi doldurmayı unutmayın.
Öncelikle, ilk soruya kısaca değinelim.
Hemcins dışında yakın arkadaşlıklar kuran bir insana bakış açısında sorun olan yaratık kimdir? Kafası nasıl çalışır?

Bu kişi, aklı pantolonunda olduğu halde dolaşan, insan sevgisinden uzak, hataları "ins-an"daki "an"a değil de, "ins"e bağlayan, psikolojide "fundamental attribution error" denilen hatayı özümsemiş yaratıktır. Bu yaratık, kızlara yollu, erkeklere yılışık gözüyle bakar. Her heteroseksüel kankalığa bir tarafın seksist eğilimi sebep olmuştur onun gözünde. İnançlarla da kendini haklı göstermeye çalışır: "Caiz değil."

Bu kadar yerden yere vurduğumuz bu varlığa insan diyebiliriz. Zira, o da henüz insandır.

İkinci ve çetrefilli soruya gelirsek, hakikatleri kurşun yapıp beynimize tek tek sıkabiliriz. Sadece kalın kafalılar bu kurşunlardan yara(r)lanamazlar.

1. kurşun: Her kadın erkeği ve her erkek kadını arzu eder. Bu sadece şehvani değil, ruhani ve ahlaki, sosyal ve bireysel bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında varolan bu ihtiyacı bastırmaya çalışırken aşırıya gidilmesi, karşı cinse soğukluk ve sosyal hayattan uzaklaşmanın yanında, biyolojik olmayan bir duygu olarak, hemcinsine seksist eğilim olarak da sonuç doğurabilir. Bu sebeple, denge insanı olan müslüman(ki diğerleri de bundan faydalanabilir), kendini geçici tavırlara şartlandırmamalı, teyakkuzda olmalı, ve aşırıya kaçmamalıdır.

Bu duruma zıt olarak, bu ihtiyacını sosyal hayata yansıtması ise iki türlü incelemeye açıktır: sebepler ve sonuçlar...

Sebepler çerçevesinden baktığımızda, üstte saydığımız sonuçlardan kaçmak istemeleri bir sebep olarak önümüze konabilir. Yani, bir kız asosyal olmamak için erkekleri(erkekler için>kızları) de çevresinde bulundurmayı tercih edebilir. Öte yandan, tamamen kendini tatmin etmek için de karşı cinsi ortamına kabul edebilir.
Sonuçlarına bakarsak, kişisel ve toplumsal düzeyde zararlarını görürüz, kişiler arası düzeyde ise ilişki topluma kapalı olduğu oranda etkisiz olur. Topluma açık olduğu oranda ise, hem kişileri, hem de toplumun ahlakını yıpratır.

Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, sebeplere etki eden çok önemli bir faktöre de değinmek gerekir: toplum. Evet, aslında bir paranteze sığamayacak kadar derin bir konudur, ama sebepler dairesinde aleni yeri çok dar olması münasebetiyle bu kadar yer buluyor yazımda.

2. kurşun: İnsan topluma ihtiyaç duyar. Zira, insan yaratılışından itibaren isyan(Nurettin Topçu'nun isyan ahlakı'ndaki manayla) halindedir. Sürekli bir aksiyon içerisindedir. İyi veya kötü, doğru veya yanlış, inandığı şey için hareket eder. Hareketlerindeki ortak mana, tutarlılığını oluşturur. Ancak, insan cahildir. Bu sebeple, sadece kendisiyle değil, çevresiyle de tutarlı olmak ister. Çevreye kapalı insanlar bile çevreleriyle tutarlıdır. Aksiyon hammaddesi olması itibariyle aklın bu tutarlılığı denetlemesini de açıklamaya gerek duymuyorum. Ama, açıkladım sanırım. İşte bu niyet, insanı topluma yöneltir. Toplumdan kaçan insan kendi iç dünyasında bocalayıp durur. Sonunda varacağı nokta, kendini yok etmesidir. bu cismani değil, kişilik bozukluğunun hat safhası olan kişiliksizliktir. Bu insanlar mecnundan farksızdır. Belki de mecnunlar bu insanlardır. Bu noktada şu sözü nakletmek istiyorum:"Veli "ben" demez, deli "ben" diyemez." işin özü bu olsa gerek.

Konumuza dönersek, topluma yönelen birey, ya toplumdan etkilenir, ya da toplumu etkiler. işte hakikat pencereleri bu noktada açılır. Toplum müslümanları, zamane ilişkilerine önem verirler, ve sadece istedikleri, karşı taraftaki kişinin cinsiyetini ifade etmemesidir. Onlara göre sadece sevgili olunmaz karşı cinsle. Ahbap olunur, muhabbet kurulur, gülüşler saçılır. Niçin? Toplumsal olmak için. Buraya kadar yazıyı okuyan birine sorsanız ki, "Neden böyle davranıyorsun?"; alacağınız cevap şudur: "Önce toplumu kabul ediyor görüneyim ki, sonra onları etkileyebileyim." Peki, nerde kaldı delilik? Peygamberin deli denemeyen müslüman olmaz dediği deliler siz değil misiniz? Böyle akıllı davranarak nasıl deli dedirteceksiniz kendinize?

Konu açıldıkça açılıyor, ama biz yine sebatla dönelim. Ne dedik? Hakikat pencereleri... Nasıl açılıyor peki?

Bir örnekle açıklamak, yığınla kelimeyi kullanmaktan kurtaracak bizi. Bir kız düşünelim, erkek arkadaşlar ediniyor kendine. En temiz niyetlisinden bir kız. Erkek arkadaşı da çok temiz niyetli olsun. Bir soru ile derinleşelim: Evlendikleri eşleri böyle bir ilişki içinde olsa, ne kadar güvenebilirler? Hemen, bu noktada hakikate yol vermek için, bir iftirayı gündeme getirmek lazım. Hz. Aişe annemize, Güllerin efendisinin biricik gülüne atılan iftiranın karşısında peygamberin tutumuna bakınız."Ya Aişe! Ya böyle bir şey varsa, ya böyle birşey yoksa!" Hz. peygamberin hanımına güvenme meselesi ise bu, siz ondan daha iffetli bir kadın veya erkek bulabilir misiniz? Ama öyle değil hakikatte. Mesele, şeytanın kuvveti. O şeytan ki, peygamberin işaretini ettiği kabiliyete sahip, siz bu mel'unla nasıl başa çıkabilirsiniz? Diğer bütün örneklere bu örnek yeter de artar bile.

Başka bir hakikate değinmek, konunun elzemliğini, her insanda ne kadar önem arz ettiğini daha güzel ortaya koyar sanırım.

Hakikatimiz, Allah'a imandan yola çıkarak, ona güvenmek ve kendini onun güveniyle güvende ve güvenli kılmaktır. İnsan'ın misyonu mümin müslüman olmaktır. Bunun dışındaki her iltifat nefsedir. Allah'a inanmak ayetine tabi olmaktır. Tefekkür insanı hakikate yaklaştırır, tereddüt ise insanı inkara sürükler. Peki, fark ne? Tefekkür, hikmeti öğrenme gayretidir. Tereddüt ise, hikmeti öğrenmeden iman etmemektir. Tefekkür edince kapılar açılır, bu ilhamdır, Allah'ın lütfudur. Tereddüt ise ifsat tohumları, inkar tohumları eker kalbe. İman eden güven duyar. Zira, sahipsiz değiliz. İşte kilit noktaya geldik. Allah'a güven duyan birisi, neden karşı cinsten kanka edinme ihtiyacı duyar? (Pekçok düşünün. Yazının ikinci kısmını sonra yazacağım. Benim de düşünmeye ihtiyacım var...)

...

Sefa Alemdaroğulları 30/11/2011 06:16

20 Kasım 2011 Pazar

Ol ve Öl

"Ne ki , onun deliliği bin akla bedeldir."
(İskender Pala, Mir'at sf:10)


Ol ve öl. Sırası fark etmez. Öl ve ol. Tamamla kendini...

Aşktan kaçan nereye kaçar? Aşkı kaybeden neyi bulur? Aşkı bulan neyi kaybeder?

Aşık, olmak ve ölmek menzilinde koşturan delidir. Delidir, zira aşka akıl ermez. Kalp erer.

Aşık mimlenebilir. Amma velakin, susmak aşkın gereği değil, kerametidir... Susan keramet sahibi olur, konuşan ise velayet...

Gerçek aşıklar, ilk aşkını sevenlermiş. Ya ben sevmeye aşıksam? Ya ben değer vermeye, inanmaya aşıksam? Herkeste aşkın sebebi farklı olabilir. Ama, aşkın tezahür sebebi bir insanda hep aynıdır. Bu sebeple, ilk aşktan kastedilen aslında şudur ki: Aşık aşkın zuhur sebebine sevgi besler, ve bu sebep ortaya çıkınca aşkı beslenir.

İslam aşıklarının yanılgıları şurdadır: Onlar, aşkı güzel ahlakla birleştirirler, ve bununla da kalmaz, güzel ahlakı aşkın bir parçası gibi addederler, ve kötü ahlaklıların aşka uzak olduğunu iddaa ederler. Hakikatte ise, güzel ahlak aşkın rahikasını güzelleştirir. Özünü güzel gösterir. Ama, aşkın özüne ilişmez ahlak. İnsan, Allah'a isyan halindeyken de aşkı hissedebilir.

Mecazi aşkın ve ilahi aşkın, duygular mertebesinde, hakikatı aynıdır. Ancak liyakat mertebesinden bakınca aradaki dağlar kadar fark görünebilir. Başka bir deyişle, aşık maşukunu ilahlaştırabilir. Ancak, hakikatte ilah olan sadece Allah'tır. Bu sebeple, ilahi aşk hakikate varır ve bakileşir. Mecazi aşk ise, inanılan şeyle karşılaşılıp, öyle olmadığı idrak edilince yok olur. Yine bu nedenle, Allah'a aşık olmak için, onu tanımalıyız, idrak etmeliyiz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Sevgi Teneffüsü


Uçurumun kenarındaki çiçekler kadar korkuyorum ölümden
Ve seni, sevmek kadar seviyorum
Bir kelebeğin nefesi kadar hassas yüreğim
Kanadı kırık bir kuş gibi, gökyüzünün hasretinde

Yeni bir son gözlüyor beni
Öncekiler gibi amansız, çaresiz, sevgisiz
Yeni bir son, en erkeninden

Yıldızlara adını vermedim henüz
Hiç kimseye söylemedim ki seni sevdiğimi
Kendime bile "Seviyor muyum acaba?" diye sormadan
Sadece sevmek bu olsa gerek

Bir yudum sevgiye öyle hasretim,
Bir çift gözle sunulan
Bir yudum ab-ı hayat
Anka kuşu gibi yeniden dirilmeye
İşte öyle hasretim

Hasret denizlerinde mehtabı arıyorum
Bir ışık, bir pusula, bir rehber olsun diye
Safi duygularımla hasreti yaşıyorum
Sormuyorum kimseye: Bunca ızdırap niye?

Sefa Alemdaroğulları 01/10/2011 12:58

29 Nisan 2011 Cuma

Mim Nun Vav


Aheste bir sindim
Günahkar bir hemze
Son damlaya kadar
Ayn aktı yüreğimden
Kef kadar tutkundum sevgiye
Nun kadar herkesteydim
Elif dedim her gönül verdiğime
Layık gördüm hemzeyi elife

Nunlandım sonra
Kaybettim harekemi
Epilepsi nöbeti gibi
Arttı sesim gitgide
Ama hep aynı harf
Aheste bir nunun sesiydim

Vavı buldum sonunda
Ve kaybettim sini
Sini kaybeden mimlenir
Mimlendim Vav'lanınca
Ve Mim'ledi Vav beni

Mim!
Mim!
Mim!

Sefa Alemdaroğulları 30/04/2011 05:05

10 Mart 2011 Perşembe

Kapitalist Sevdalar


Kapitalist Sevdalarda bir erkek
Çoğu zaman bir süs köpeği…
Kimi zaman bir zekâ küpü…
Kimi zaman farklılık abidesi…

Kapitalist Sevdalarda bir kadın
Çoğu zaman bir güzellik aynası…
Kimi zaman bir duygusal zekâ…
Kimi zaman bir seks objesi…

Kapitalist Sevdalarda bir ilgi
Çoğu zaman bir güzelliğe eğilim…
Kimi zaman bir korkuya teslim…
Kimi zaman yalnızlıktan kaçış…

Kapitalist Sevdalarda bir sevgi
Çoğu zaman alakaya eğilim…
Kimi zaman şefkatli bir acıma…
Kimi zaman afakî bir varış…

Kapitalist Sevdalarda bir sevda
Çoğu zaman bir sevginin devamı…
Kimi zaman edalı bir bakış…
Kimi zaman batıl bir inanış…

Kapitalist Sevdalarda bir aşk
Çoğu zaman yalancı bir inanış…
Kimi zaman nesli tükenmiş duygu…
Kimi zaman ıskalanmış bir hedef…

Oysa aşk her zaman
Tek hedefi buluş,
“O bir”de varoluş…

Sefa Alemdaroğulları

Kayıp Şehrin Şehzadesi


Şiir, şehir ve şehzade
Bir dans, dam ve kavalye
Yılların şarkısı altın plakla
Çalınırken ve arsız gülüşü prensesin...

Şehzadenin başı döner de
Bir an için yıkılır tahtına.
Bir rüya görünür gerçek,
Dururken gerçek.

Serseriler sarmıştır dört bir yanını,
Ellerinde meyler,
Görelim mevla neyler...

Şarapları dökülür de yerlere
Haberleri olmaz,
İçtikleri şaraplar hediyedir devlere
Haberleri olmaz...

Şehzade gafildir,
Ölümsüzlük iksiridir meyler,
Aklından geçmese de, sanar ya...

Bir danstır sarhoşların raksı
Yamyamların dansı gibi
Makamsız, mekansız
Dans ederler müzikle, müziksiz...

Ne güzel der şehzade,
Duyduğu herşeye,
Duymak güzel olsa da
Duyduğuna olunca hürmeti...

Sarhoş bir nutuk atar:
Bu mey pırlantadır,
Şarap ölümsüzlüğe gider,
Bu dans sonsuzdan gelir,
Bu ses ilahi sestir.

Şehzade inanır,
Tek gerçek olan rüyanın yerine
Mutlak fani olan
Rüyanın gerçekliğine...

Uyanır şehzade,
Tüm gerçeklik üşüşür de beynine
Acaba kelamı silinir lügatından
Şehrine uyanır, sıcak...

Sefa Alemdaroğulları 21/03/2009 03:30

Perakende Sevdalar


Yoldayım,
Her zamanki gibi
Heybem gitmelerle dolu...
Damarda tek bir soru:
Kim seçti ki bu yolu?
Ve kim seçti ki beni?

Anladım, bu yol sevginin yolu
Ama kim dedi ki doğru yol bu?

Bir çocuk,
Elinde boya sandığı,
Bir çocuk,
Yüreğinde sevdası,
Ve bir çocuk,
Ve elinde zenginlik alameti,
Ve bir çocuk,
Ve yüreğinde sevdası,
Ki bir çocuk,
Ki yolunda ne olursa olsun,
Ki bir çocuk,
Ki heybesi gelmelerle dolu...

Erkek bağırdı dişiye...
Bir gönülde patlama,
Bir gönülde korku,
Bir gönülde de isyan,
Sessiz çığlığı diyor:
"Yok mu sesimi duyan?"
Ve bir gitme önünde yol oluyor...
Ve gidiyor öylece,
Artık heybesine doluşmuştur gitmeler...

Dün bir gönül gördüm,
Yari sarılmıştı...
Ve işte başka bir gönül,
Yare darılmış...
Sorulsa yüreklere, alınsa cevap,
Ne derler kim bilir?
Neler söylerler?
Bir der...Benim yarim bir...
Öteki der... Bendeki de bir...
Bir der... Kovdu beni bu yoldan...
Öteki der... Kendi çekti gitti...

Heybelerde gitmeler,
Heybelerde gelmeler...
İşte budur yollardaki
Perakende sevdalar...

Sefa Alemdaroğulları

Bu ben de bir insandır...


Bir gün bu ben için ağla...
Olmaz mı?
Bu ben de bir insandır,
Unutma sakın...

Sevdaların yaratıldığı günden beridir,
Her işkenceye katlanmıştır yüreği...
Derdini kendi söylemiştir aya, yıldıza...
Her gün aynı dilenci haliyle,
Acınası durumu ona yük olmamıştır.
Tek tarafa yüklenen aşkı belini bükmemiştir.
Her ne kadar mantıksızsa sevgisi,
Ne kadar isabetsizse,
Ne kadar zorsa kavuşması,
Ne kadar yorgunsa yüreği...
İşte o kadar haketmiştir sendeki sevgiyi...
Bir gün bu ben için ağla...
Olmaz mı?
Bu ben de bir insandır,
Unutma sakın...

Tüm şarkılar senin için yazılmıştır onda
Ve tüm şiirler...
Yakamoz sensindir ,
Deniz kabukları sen...
Çıkmaz sokaklar bile sana çıkar onda
Korkuları sensindir, sevinçleri olduğun kadar...
Dermanı sensindir, bilmesen de derdini...
Bütün aşklar onda sahtedir, sana duyulmayan...
Sensindir, zaten, onda var olan...
Kimbilir belki birgün,
Sen de anlarsın,
Onda ki seni,bendeki beni...
Bir gün bu ben için ağla...
Olmaz mı?
Bu ben de bir insandır,
Unutma sakın...

Ağlamak seni senden ona götürür...
Birden heryer bayram olur onun için...
Kuralına göre oynamalısın oyunu...
Söyleyemezsin ağlayarak geldiğini...
Bilir de senin ağladığını,
Tüm sevinci uçar gider...
Kalır geride bir ben senden öte...
Ben olur bende, benden ziyade...
Bir gün bu ben için ağla...
Olmaz mı?
Bu ben de bir insandır,
Unutma sakın...

Sefa Alemdaroğulları

Damlaların Dilemması


Bir damla siyaha düştü,
Bir damla da beyaza...
Ve bir damla da
Maviye düştü...

Dilimde bir damla,
Gözümde bir damla,
Gönlümde bir damla,
-kan kırmızı-
Aklımda bir damla,
Üstünde bin bir dilemma...

Sefa Alemdaroğulları

Sevmenin Bedeli


Sevmek nedir?

Su içmek mi?
Nefes almak mı?
Gülü sevmek mi?
Dikene katlanmak mı?
Anlatmak mı?
Anlaşmak mı?
Aramak mı?
Bulmak mı?
Var olmak mı?
Yok olmak mı?
Sen mi?
Ben mi?
Kolay mı?
Zor mu?
Aşina mı?
Nadide mi?
Leyla mı?
Mecnun mu?
İyi mi?
Kötü mü?
Ödül mü?
Ceza mı?
Hakikat mı?
Yalan mı?
Bilinen mi?
Bilinmeyen mi?
Övgü mü?
Hakaret mi?
Sefa mı?
Cefa mı?

Sefa Alemdaroğulları

Seviyorum Ey Yar!


Uyanmayı özlediğim seher vakitlerinden biridir
Seni sayıkladığım her kalp atışında...
Bir müzik açtım kalbimin en derinlerinden duyduğum,
Ve bir sessizlikti, huzurunda boğulduğum...
Hatıranı saplanmış hançer gibi sinemde taşırken,
Güneşin doğuşunu bekleyen ay çiçeği gibi,
Güneşin doğuşunu bekliyorum...

Sen diyorum ey yar, her dönüşüne günün...
Hesabı yok gönlümde, ne yarının ne dünün...

Derin derin, sensizliği soluyorum
Seni sayıkladığım her kalp atışında...
Bir şarkı tutturmuşum notaları ağlayan,
Saplanmış hançer gibi, yüreğimi dağlayan...
Kırkikindi yağmurlarıyla ellerimi sularken,
Nisan yağmurlarını bekleyen aşıklar gibi,
Nisan yağmurlarını bekliyorum...

Sen diyorum ey yar, Nisan yağmurlarında...
Hesabı yok gönlümde, yağmurun da karın da...

Kavuşacağım günün hayallerini kuruyorum
Seni sayıkladığım her kalp atışında...
Kırmızı güller sermeliydim gelirken yollarına,
Ve düşüp bayılmalı, sarılmadan kollarına...
Kırmızı gülleri hayalimde yollarına dökerken,
Bayramları bekleyen çocuklar gibi,
Bayramları bekliyorum...

Sen diyorum ey yar, bayramında yasında...
Hesabı yok gönlümde, şekerin de yaşın da...

Dibi olmayan, sıcak bir kuyuya düşüyorum
Seni sayıkladığım her kalp atışında...
Alevlerle boğuşmaktan habersiz bir neyim,
Cehennem çukurundayım, inleyim dinleyim...
Alevlerin harareti yüreğimi yakarken,
Rüzgarları bekleyen yel değirmenleri gibi,
Rüzgarları bekliyorum...

Sen diyorum ey yar,rüzgarında narında...
Hesabı yok gönlümde, serinin de harın da...

Unutulmuş bir şairim, şiirim sensin,
Seni sayıkladığım her kalp atışında...
Kalbimde sayıklarım sessizce yadını,
Ne kafiye ne uyak, saymazsak adını...
"Sen! Sen!" diye adını ruhumla zikrederken,
Azraili bekleyen ölümlü ruhlar gibi,
Azraili bekliyorum...

Sen diyorum ey yar, yokluğunda varında...
Hesabı yok gönlümde, ölümün de narın da...

Sen diyorum ey yar! Güneşim sensin...
Sen diyorum ey yar! Yağmurum sensin...
Sen diyorum ey yar! Bayramım sensin...
Sen diyorum ey yar! Rüzgarım sensin...
Seviyorum seni, ölümüm sensin...
Seviyorum ey yar! "Gel!" desem gelir misin?

Sefa Alemdaroğulları

Sevdadan Sevmeye


Gitmeliyim.

Ne kadar seversem seveyim,
Ne derse desin gitmeliyim.
Ben bugün için doğdum.
Gitmeliyim.

Gitme dur dese de,
Gözyaşını görsem de,
Pişman olacağımdan emin olsam da,
Gitmeliyim.

Bilinmezler ülkesinin ilelebet yolcusuyum.
Ve yalnızlığımın ezeli hancısıyım.
Ruhumun her köşesi savaşırken maddeyle,
Deliler kervanı göz kırparken samimi,
İdenin altında ezilirken, bulup ta,
Riyayı taşırken,
Gafletle gurur yaparken handa,
Belli belirsiz hayatı kucaklarken günahla,
Gitmeliyim…

Bir sebebi var elbet, ısrarımın yokluğuma…
İtiraz ediyorum, açlığıma, tokluğuma…
Günah diye inleyen şu enede bir mabet,
Ağlıyor ama bilmez. Nedir bundaki hikmet?
Gitmeliyim…

Madde dedikleri alaycı gülümseme,
Her gözümü yumuşumda belli belirsiz,
Manayla soluk almak dururken,
Yalancı maddeci sevgiler,
Günlük güneşlik.
Gitmeliyim…

Sevmeyi buldum ben duramam artık,
Beyaz değil tarif edeyim,
Siyah ta değil, hafif değil,
Ağır da değil, ucuz değil, pahalı da değil,
Ortası da değil,
Sevmeyi buldum ben,
Gitmeliyim…

Sefa Alemdaroğulları

Sorguya Uyanış ya da Uyanmanın Sorgusu


Bedelli askerlikle geçen bir ömür
Ne kadar daha bu elem sürer?
Sevilmenin yokluğunda nedir bu iltifat?
Bu yalnız saltanatın tebaası kim?

Beşikten doğduğum güne kadar öncesi,
Ve senden ölümüme giden bu yol
Tıpkısının aynısı...

Şimdi bir zil çalsa da ders bitti dese sıradaşım
Bana tüm sırlarımı hatırlatsa sırdaşım
Matemimi çevirsem sihirli bir çubukla,
Ya da en kadim bir ayet ile,
En güzel yıllarımdan kalan bir sırıtışa...

Sefa Alemdaroğulları

Sadakat


Gözlerinden üç damla yaş
Yeter eritmeye tüm günahlarını...
İster ben olayım affedicin,
İstersen Allah...
Sadakate hangi izm dokunabilir,
Hakikat değilse nedir merhamet?

Sefa Alemdaroğulları

Sevmenin Yeri


Sevmek nerededir?

Sende mi?
Bende mi?
Gökte mi?
Yerde mi?
Aydınlıkta mı?
Karanlıkta mı?
Gerçekte mi?
Hayalde mi?
Manada mı?
Maddede mi?
Çokta mı?
Azda mı?
Siyahta mı?
Beyazda mı?
Zıtlıkta mı?
Birlikte mi?
Farklılıkta mı?
Benzerlikte mi?
Ölümde mi?
Hayatta mı?
Yakında mı?
Uzakta mı?
Kaderde mi?
Kabulde mi?
Soruda mı?
Cevapta mı?
Gözde mi?
Gönülde mi?
Sefada mı?
Cefada mı?

Sefa Alemdaroğulları

Sessiz Mutluluk


Dertler ve
Sonsuz sürerlilik
Korkusu,
Yaygara etmenin
Gelmeyen tam sırası,
Gönülde hicransı bir
Sevilmeme yarası,
Dermanın son nefesi,
Kurtuluşun
Beklenemez gelişi,
Yaranın
İzinin gözlenemez kalışı,
Bir gün ölmek gibi ölmek,
Mutluluğun yokluğunda
Ümidin bitişi...
gibi
Seni sevmek

Uçmak ama
Bir kelebek gibi
Aylak aylak...
Yüzmek ama
Bir balina gibi
Ağır ağır...
Koşmak ama
Bir köpek gibi
Deli dolu...
Kalmak ama
Bir karınca gibi
Manasız...
Ağlamak
Bir çocuk gibi
Egoist...
gibi
Seni sevmek.

Sefa Alemdaroğulları

Beni Gömdüğünüz Gün


Beni gömdüğünüz gündü,
Kardelenler yeni yeni çıkmışlardı
Bembeyaz yorganlarının altından.
Ankara'nın soğuğu kapıyı çalıyordu.
Duyuyordum...

Üstüme çakıl taşlarını dökerken anlamıştım,
Yalnızlıklara yolculuğumun başladığını.
Ellerinizden zehir olsa içerdim ama
Bu kimsesizlik sizinle mi çullanacaktı üstüme?
Çok kırılmıştım...

Beni kefene sardığınızda ellerim ağırıyordu.
O gün alkışlamıştım her birinizi tek tek.
Gözyaşlarınızı akıttığınız omzumu
O gün sarmıştım ellerimle sımsıkı.
Üşümüştüm çünkü...

Tabutumu açtığınızda anlamıştınız,
Ne kadar yalnız olduğumu.
Gözlerinizden akmasını ummadığım yaşlar dökülüyordu.
Benim için olması beklenemezdi,
Değildi de zaten...

Beni gömdüğünüz çukurdu,
Sizi içine çektiğim.
Göz yaşlarınız o yüzdendi.
Bana değil, yalnızlığıma ağlıyordunuz.
Çok acıklıydı durum,
Benden daha değerli...

Beni gömdüğünüz gündü,
Ölmüştüm o gün.
Siz gömdükten hemen sonra.
Daha ayak sesleriniz kesilmemişti.
Adımı sayıklayan bir kaç kişi vardı.
Beni gömdüğünüz gündü,
Ölmüştüm o gün...

Sefa Alemdaroğulları 14/11/2009 05:15 62. Yurt 403

İki Mısra Bir Mana


Hep ölmek istedim
Yaşarken seninle
Ama sensiz
Şimdi giderken ölüme
Bir umut taşıyacağım kalbimde
Yaşamayı başarıp
Yeniden seveceğim seni

Reddediyorum seni
Sevmemeyi
Aklım almıyor
Sensizliği
Reddediyorum

Kimi zaman sayıklarken
Buluyordum kendimi
Kaybettiğim yerde
Sen vardın hep
Sanıyordum
Sevmeyeceksin
Biliyordum

İşte gidiyorum
Ölüme, yokluğa
Başka bir ben daha kurban edeceğim
Sana
Geri döneceğim sonra
Bambaşka bir ben olarak
Ölümüne seveceğim seni
Bir eskisi gibi...

Sefa Alemdaroğulları 27/12/2009 08:42

Başkasının Dilinden


Güneşten hemen sonra doğuyorum hergün
Her gün yeni bir başlangıç en tazesinden
Pencereden giren serin havanın sözleri bir yudum abı hayat
Kendine güvenmenin doruk noktası
Hayat en seveceninden göz kırpıyor
Yüzümde sabah güneşinden çaldığım tebessüm
Sesimin çıktığı kadar olmanın verdiği mutluluk
Aldığım nefesi hak ediyor olmam ne güzel
Sevdiklerimin tamamı bir adımlık yoldaysa
Gitmekte de cömert davranıyorsam
Daha ne isterim hayatta?

Gönüllü yaşamak bir ömür boyu
Aldığın nefesin yüz ölçümü kadar olsa bile
Sevginin en tahrik edici busesi
Yeşil şapka ve bembeyaz konak
Bahçeye ilk adım gül kokusuyla
Patika yol biter de bitmez mutluluk
Bisiklet kırmızı yollar hep yokuş
Zorlaştıkça çevirmesi pedalı
Azmin artmasıyla usancın yıkılışı
Kötü kedi Şerafettin tadında
Yaramaz davranma iştiyakı
Sevdiklerime nazımın geçmesi ne güzel
Her muzipliği gönül rahatlığıyla yapıyorsam
Ya da hiç bilmemişsem insanları kırmayı
Başaramamışsam
Daha ne isterim hayatta?

Sefa Alemdaroğulları 09/02/2010 08:00

Gittiğin Gün


Gittiğin gün yarım kaldı herşey
Hasretim bugünden daha azametli
Sevgim büyüdü de büyüdü
Bugünden daha azametli

Özlediğim zamanlardan kalma bir tebessüm
Gözlerinde bir kaç damla yaş
Her damlası bir kara delik ağırlığında
Bir kaç damla yaş

Zaman doldu, Haziran'dı, doğum günümdü
Yüreğimde sen vardın bir tek
Dönüm dönüm sevgi ekmiştim
Sen vardın bir tek

Demlenmiş bir çayın ilk yudumuydun
Kalbimde en ağırından ayrılık
Sessizce mi gittin yoksa sarıldık mı?
En ağırından ayrılık

En son senden ayrıldım ben
Sonrası yoktu, yoktun, yoktum.
Ölümü hatırladın mı?
Yoktum...

Gittiğin gün yarım kaldı herşey
Sonra bir yalnızlıktı üstüme çullandı
Sevmek intikamını alıyordu
Üstüme çullandı

Üstüme üstüme gelen sensizlik
Beni yakalamadan gitmiştim
Sen o günü bekliyordun
Gitmiştim

Leyla'nın Mecnun'u bulduğu yerdeydim
Görmeyen gözlerimle sana bakıyordum
Sen o günü beklerken
Sana bakıyordum

Ölümün kaçıncısını yaşadım
Üç ay önce, üç ay sonra
Ben bittim, sen gittin
Üç ay sonra

Rakip oldum herşeyle
Sana benden yakın
Hepsine yenildim bende
Benden yakın

Eskici kapının önünden geçiyordu
Elimde son hatıranla seslendim
Kırık bir kalp hiç para etmez dedi
Hatıranla seslendim

Niçin diye sormuyordum
Hiç hak etmedim seni sevmeyi
Yolda buldum büyük ikramiyeli bileti
Seni sevmeyi...

Sefa Alemdaroğulları 10 Aralık 2009 13:56

Özgürlük Kandırmacası


Özgürüm, özgürsün, özgür
Dokunma tercihlerime
Yanlışsa benim yanlışım
Hataysa benim
Ben inandıktan sonra
Özgürüm.
Dokunma.

Canımın istediğini yaparım
Ben ne dersem o.
İstediklerim seni rahatsız mı etti?
Etsin, banane.
Dokunma tercihlerime
Özgürüm.

Sığ düşünüyorsam benim sığım bu.
İhtiyaç duymuyorsam duymalı mıyım?
Anlamıyorsam beni düşündüğünü
Benden akıllı olsan banane?
Kendi doğrularımla yaşıyorum ben
Özgürüm,
Dokunma.

Tutsaklık, hissettirmiyorsa kendini
Özgürlüğün tutsağıyım diyorsan
Bilmiyorsam bir şeyi ve bilinmesi gerekliliğini
Sonunda kaybedeceksem
Zaten hiç kazanmadıklarımı
Boş bir hayat yaşamışsam,
Sanane
Özgürüm
Dokunma.

Ahlaksız mı diyorsun bana?
Saygısız mı?
Beklemekteyim diyorsan vermediklerimi
Bencilsem, bilmediğimden de çok
Sevmiyorsam mesela seni, istediğin gibi
Banane! Özgürüm işte.

Nefsine tutsak olmak diyorsun,
Bense nefsimi bilmiyorum bile
Sen ruhtan bahsediyorsun ama
İnandığımı kim söyledi buna?
Sus!
Kafiyeli konuşma bana.
Ben kafiyeli konuşuyorsam
Sanane!
Özgürüm işte.

Bir gün gelecek
Pişman olacağım
Diyorsan anla
Ben bugün için doğdum.
Bencilliğin Allah'ını buldum
Sen kendi doğrularınla hesaplama beni
Abaküsle yaşıyorum.
Banane...
Özgürüm işte,
Dokunma.

Hayatın sırlarıymış, çözmüşsün hep
Yaptığım yanlışları görüyorsun hep
Bir takım tutmak gibi tutuyorsam değerleri
Yanlış değil diye düşünüyorum.
Ben böyle inanıyorum!
Sanane!
Dokunma
Özgürlüğüme...

Sefa Alemdaroğulları 02/04/2010 Cuma 09:00

Aldanışlar Silsilesi


Güvenmek Allah'ına kadar,
Güzel de, hiç gerek yok...
Ölmek bir sevgi uğruna,
Özel de, hiç gerek yok...
Zehirlemek bütün hakikatleri,
Zevkli de, hiç gerek yok...
Delirmek en sonunda aşk için,
Derman da, hiç gerek yok...
En iyisi öldürmek sevdiğini,
Efdal de, çok emek çok...

Sevmek mantıksız bir his,
Sevme de. Hiç gerek yok...
Eskiler eskide kalsın,
Eski de. Hiç gerek yok...
Feda etme gençliğini,
Fena de. Hiç gerek yok...
Aşk inanılmaz bir varış,
Aldan da. Çok emek çok...

Sefa Alemdaroğulları 26/03/2010 Cuma 03:25

1. Damla

Artık gemimin arkasına bakmıyorum
Geçip giden kasırgaya bakmak
Yeniden içine girmeme neden olacak gibi geliyor
Bir yandan da kaynağı belirsiz
Bir kendinden eminlik duygusu
O kasırga gitti, bu aşk bitti diyor...

Sefa Alemdaroğulları


2. Damla


Artık bir yerden başlamak gerekti
Tutmak lazımdı hayatın ucundan umutla
Kendimden başladım ve ilk önce seni sildim kelimelerimden
Öyle olunca ben değil
Hayat benden umutla tuttu
Bırakmazcasına

Şimdi bu sıralar
Unuttuğum seni ve sildiğim seni yazıyorum
Ama bil ki bir gün gelecek
Unutulmuşluğun bile yer almayacak
Bu gönül damlalarımda...

Sefa Alemdaroğulları

Eski Bir Damla


-Göz Yaşlarım-
Geceleri bir zindandır,
Yüreğim de kilidi kapısının...
Gözyaşlarımı yüreğime akıtıyorum,
Erisin diye...

Kimi zaman gecelerden taşıyor göz yaşlarım
Yanağımda bir ıslaklık bitiyor,
Ve kulağımda
Lodostan kalma bir uğultu.

Gecelerde eksilmeyen tek şey
Sevgilinin gözleri...
Ve ben
Kimbilir
O gözlerde
Daha kaç kere boğulacağım...

Sefa Alemdaroğulları

Bir Yudum Damla


Hani var ya
Yani anladıkça aşkın kıymetini
Kendimden geçiyorum...
Bir duble içkiyle sarhoş olmuş Mecnun gibi
Bir yudum sevgiyle seni arıyorum.
İçmez misin?

Hayat paylaşıldıkça güzelleşir,
Sevgiler de paylaşıldıkça artar.
Bir yudum sevgiyle seni arıyorum.
İçmez misin?

Sefa Alemdaroğulları

Cumartesi Damlası


Bu gece yine yalnızım bir köşede...
Baktığım her yerde sensizlik var.
Yokluğun bir bütünlük içimde,
Alıştım sensiz bu çöle...

Sefa Alemdaroğulları

Yağmur Damlaları


Bugün yine seni andım,
Çünkü yine üstüme çullandı yağmur damlaları...

Bilirsin,
Ben yağmurlu günlerde seni sayıklardım.
Her yağmur tanesine seni haykırırdım...

Bugün bambaşkaydı damlalar,
Bugün roller değişmişti...

Ve bundan sonra hep böyle olacak,
Ve üstüme çullanan bütün yağmur damlaları
Bana seni haykıracak.

Bilirsin,
Ben yağmur damlalarında bulurdum seni...
Haydi,
At şu şemsiyeni...
Sen de yağmur damlalarında ara beni...

Sefa Alemdaroğulları

Yürek Damlası


Damladı mı yüreğin bir tabut üstüne?
Yalancı kokusuz çiçekler açtı mı sevdiğin insanın üstünde?
Okkalı bir çığlık attın mı hiç?
Hiç ödün patladı mı ya da anladın mı ne demek olduğunu korkunun?
Hiç üstüne gittin mi bir bıçağın?
Bir ümit besledin mi belki dönerim diye?

Hiç sessizce ağladın mı bir köşede?
Sonsuza gitmeyi düşündün mü?
Ya da dua ettin mi ellerini kaldırıp?
Gözyaşı döktün mü sevdiğin için?

Sorma bana şimdi neredeyim.
Sorma ne haldeyim.
Belki ben hayatın tepesindeyim.
Seni orada beklemekteyim.

Sefa Alemdaroğulları

Aynadaki Damla


Al eline bir kalem,
Aynanın karşısına geç.
Yaz
Gördüğün
Bütün
Güzelliği...

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 1


Gönlüme damlamak senin kaderin,
Gönülden ağlamak benim kaderim.

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 2


Düş selime damlayan her damlada sen
Varken kurtulamam ben düşün selinden.

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 3


Asırlardır beklerim bir damlayı
-----sel olup akmak için
Sen olmayan damla kölesidir
-----yokun, hiçin...

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 4


Aklımı ben damlayla bozmuşum,
Her damlaya gönlümü yazmışım.

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 5


Bir damlaydın gönlümde sen,
-----------buluttan habersiz.
Denizden, gölden habersiz;
-----------papatya, gülden habersiz...

Sefa Alemdaroğulları

Damlayan Beyitler - 6


Bir araya geldi bin bir damla,
Eyledi aşkı gönülde gamla...

Sefa Alemdaroğulları

Daha Kötü


Her nefes daha kötü olacaksa hep
Nedir bu elemi sürdürmeye sebep?
Kıymaksa cana daha evvelden çözüm
İlk hançeri sen sapla ey iki gözüm...

Sefa Alemdaroğulları 26/06/2010 01:20

Aşk ile Güneşe Seyahat


Aşk güneşe seyahattir.

Henüz yolun başındayken dönen çoktur bu seyahatten.Kimileri ise gökyüzünü bilmezler. Bazıları uzayda boğulur kalır. Bir kısmı ise yanınca aşka vardığını sanır.

Güneşi keşfederken de yanılır insan. Kimi sıcakla keşfeder, kimi ise ışıkla. Bazıları ise gölgesinde bulur onu.

Aşk güneşe seyahattir.

Aşık ne sıcağı bilir, ne ışığı, ne de gölgeyi. Aşık başını kaldırıp gökyüzüne bakar ve onu görür, tanır, anlar. Sonra güneşe doğru uçmaya başlar, ışığa uçan ipek böcekleri gibi. Diğerleri gibi ısındıkça korkmaz, vazgeçmez, yılmaz. Hareketi sürekli güneşe doğrudur. Yüzünü başka yöne çevirmez, o yüzden boğulmaz. Yükseldikçe Dünya'nın "çekim gücü" azalır ya, aşık daha hızlı yol almaya başlar. Güneşe yaklaştıkça bedeni yanar, ama diğerleri gibi "Ben yandım.", "Ben piştim." demez. Çünkü, seyahati bedenini değil, ruhunu pişirmek içindir. Ruhu pişirmek de ancak vuslat ile olur.

Yol o kadar uzun, güneş o kadar yakıcıdır ki, ancak bedeni yandıktan çok sonra, aşık güneşe varır. İşte bu yüzden, maşuğun cemalini güneşte yanan gözlerle görmek mümkün değildir. Gönül gözü ile görülür maşuk.

Aşk güneşe seyahattir. Güneşe varmaktır.

Sefa Alemdaroğulları 26/10/2010 22:40

Gönülden Mülahazalar


Mehtapta sallanan ayyaş kayıkçı
Şişeden sıvışan şarap damlası
Sallandıkça gülümseten karanlık
Ve bir hayal belli belirsiz
Mehtap.

Sümeyralar güllerin dibinde yetim
Boynu bükük bülbül ve göz yaşları
Son nefesini verirken de aynı acı
Önceki ile birebir ölüm sancısı
Sümeyra.

Muştudur yalnızlığa gönülde batan güneş
Izdırap değirmeni ve öğütülen ruh
Enenin imdat diyen yakarışları
Sonunda sensizlik, belki bensizlik
Muştu.

Allah için sevmek bir ömür boyu
Sadakatin berrak ve keskin kokusu
Varlıkta amansız iffet olgusu
Güneş ve yansıtan bir cam parçası
Allah.

Sefa Alemdaroğulları 14/12/2011 03:41

Nihan Sevmek


Ol derdimi derde çaldım, gül tenime yara yardı.
Ol gönlümü yere çaldım, nihan çünkü akçe vardı.

Sefa Alemdaroğulları 21/12/2010 01:02

İnci


İncindim.
Ne yok oldum, ne yandım.
Sadece incindim.

İncimdin.
Ne gök oldun, ne yerdin.
Sadece incimdin.

Musallat oldum gönlüne,
Ne vardım, ne yoktum.
Top oynuyordum,
"İn-Cin"dim.

Sefa Alemdaroğulları 28/12/2010 Salı 02:56

Gönül Gözü


Ne seven bulunur, ne sevilen var,
Herkese dünyalık güzellikler yar.
Ağla berduş misal gez diyar diyar,
Cennetten haberi alanlar ağlar.
Bilemez mümini, anlamaz ağyar,
Gönül dilinden ancak sevenler anlar...

Sefa Alemdaroğulları 11/01/2011 04:28

Neşe


Canan canı çalsa her dem nara
Açamaz gönlünde aşka yara
Bir damla ayrılık koysa ateşe
Pür nur ile yok olur pür neşe

Sefa Alemdaroğulları 13/02/2011 17:00