8 Aralık 2011 Perşembe

Tuhaf - 3

En son zihni bozukluklardan bahsetmiştik. "Kankalık müessesesine tabi olan, bunu olağan gören insanların zihni bozuklukları nelerdir?" sorusuyla konuyu bağlayalım, sonrasında da bu ilişki çeşidinin sonuçlarını ele alarak serüvenimizi bir sonucun limanına park edelim.

Kankalık müessesesinde zihni problemler ilk bakışta kişisel dilemmalardır. Ancak bundan daha derin, daha kişiye odaklı problemler de olabilir. Bakalım, hangileri kalemimize takılacak...

Öncelikle aklıma gelen, bir bayanın erkek kanka ile münasebetindeki dilemmalarıdır. Soruyoruz erkek kankası olan bir bayana: Neden erkek kanka ihtiyacı hissettiniz?

Tepki veriyor: Ne alaka ya, ben kankalarımda cinsiyet ayrımı yapmıyorum. Erkek de olur, kadın da. Yeter ki, insan olsun.

Bu söz kişiyi alır, cehennemin dibine kadar götürür. Hakikatı olmayan bir anlayış. Bir sosyal kabullenme. Evet, zira Allah ayetiyle setr ediyor kadını ve erkeği. Ayrıca insan olsun demek de ne? Hepsi insan zaten.

Tepki veriyor: Bu devirde biraz sosyal olmak lazım. Diyalog şart. Cinsiyet ayrımı yaparsak, onlara ulaşma imkanımız varken uzaklaşmış oluruz.

Al bir küfür daha. Bir insana dinini anlatmak için onunla kanka olmana gerek yok ki. Dinlemiyorsa nasipsizdir zaten. İffetinden ödün vermenin anlamı ne? Evet, kankalık iffetten ödün vermektir.

Tepki veriyor: Ben gitmiyorum ki, onlar geliyor, hayatıma giriyor, ben de kovamıyorum.

"Bu da bir nevi namuslu serserilik" diyor şair, Agora Meyhanesi şiirinde. Evet, namuslu serseriliktir mezhebi genişler için bu. Çünkü, onların namus anlayışı iç çamaşırında başlar. Ancak, hakiki iman ehli yanına yaklaşma cesareti bile bırakmaz bu niyetlerde. Duruşu keskin bir kılıç gibi tehditkardır.

O kişiye sadece iman ehli yaklaşabilir. İman ehlinin sohbetinin konusu sadece Allah'tır. Hakikatın dışında, fuzuli sohbeti gereksiz bulurlar. Buradan anlaşılır halleri. Allah'ın konuşulduğu ilim dergahında kadının da yer edinme hakkı olduğunu peygamber efendimiz zamanından uygulamalı olarak biliyoruz. Öyleyse, bir kadın bir erkekle diyaloğu sadece öyle bir mecliste, belli bir ciddiyet ve edeb çerçevesinde sergileyebilir. Geriye kalan bütün yaklaşımlar, münafıklık kırıntıları, parçacıkları, kütleleridir.

Bir başka dilemma ise, erkekle çıkmayı reddeden bir kızın erkek kankalar edinmesidir. Erkekle çıkmayı neden reddeder, iffeti için. Hayır, kariyeri için. Hayır, özgürlüğü için. Hayır, ailesi için. Hayır, inanmadığı için. Tek tek bakalım, hepsinde bir dilemma göreceğiz. İffeti içinse, erkek kankaları gay mi? Kariyeri içinse, kankasına zaman ayırdığında da aynı riski göze almış olmaz mı? Özgürlüğü içinse, İmanda özgürlük itaattedir, başıboşlukta değil ki. Ailesi içinse, kankalık muhabbetinde de aynısı geçerli değil midir? Hangi aile kızının erkek kankasından şüphe etmez? Kendisine dürüst davrananların ilgilerini ifade etmelerine tepki olarak onları reddeden, ilgisini saklayan kankalarının namertliğine yol vermiş ve böylece dürüstü kendinden uzaklaştırarak, namerti hayatına sokmuş olmaz mı? Bu ne kötü bir seçimdir...

Aynı olasılıkları, noktası, virgülüne varana dek erkek için de söyleyebiliriz.

Sonuçlara geldik nihayet. Evet, kankalık çok ucuz gibi görünen, ama çok pahalı bir hatadır insan hayatında. ilk olarak şunu belirtmeliyim ki, bir insanın iman ve ibadetten sonra gelen en büyük noksanlığı budur, hayasızlık. Evet, bu hayasızlıktır. İnsan karşı cinsten kanka yaptığı zaman, kendini onun kardeşi görmek ister. Başarması için de, hassasiyetlerini, duygularını, melekelerini bastırması gerekir. Bu da ona verilmiş melekelere karşı bir zulümdür. Zira, insana verilen bütün melekeler doğru yönlendirildiğinde, insanı kemale eriştirir. Örneğin, korkacaksan Allah'tan kork, toplumdan değil. Seveceksen yaratıcına güzel geleni sev, nefsine güzel geleni değil. Yanında olacaksan bir erkeğin, bu mahremin olsun, mahremleştirdiğin değil.

Öte yandan, insanın melekelerini söndürmesinden başka, kankalık müessesesinin en önemli zararlarından biri de, kişinin zihinsel fonksiyonlarının anormalleşmesidir. Yani anormal zihin algılamaları sebebiyle edinilen kankalık bağları, ayrıca sonuç olarak da, anormal algılar oluşturur insan zihninde. Bu algı bozuklukları, temel olarak doğruyu yanlıştan ayırma noktasında açığa çıkar. Çünkü, insan duygusal paylaşımda bulunmak durumunda olduğu karşı cinsle böyle bir münasebetle, kendini ona karşı sorumlu hisseder. Yanlışının farkında olması bile bu durumu engelleyemez. Yani insan kanka olmaya karşı olsa bile, arkadaşlık bağlarında kankalığa benzer etkileşimler görülür. Ve duyguların aklın gözünü alan parlak ışıklar gibidir. "Aşkın gözü kördür." sözünün özü de buradan kaynaklanır.

Evet, konuyu tuhaftan aldık, tuhaf kankalık ilişkilerinin derinliğine bakarak, tuhaflığı idrak etmeye çalıştık. Benden bu kadar. 3 yazıyı da eksiksiz okuduysanız, sizi takdir ediyorum. Bu kadar özürlü ve uzun bir yazıyı bile okutabilen sabrınıza hayran kaldım. Sizin benim için çok değerli yorumlarınızı da, bu blogtan esirgemeyeceğinize eminim. Özellikle, İslam'la çelişen bir nokta gördüyseniz, Allah rızası için yorum yapmaktan kaçınmayın ki, ilelebet cehenneme düçar olmayayım.

Allah yar ve yardımcımız olsun...

4 Aralık 2011 Pazar

Tuhaf - 2

"Allah'a güven duyan birisi, neden karşı cinsten kanka edinme ihtiyacı duyar?" demiş ve orada bırakmıştık kalemi. Burada da konumuzu iki başlıkla ikiye bölelim ve sonuca gidelim:
1. Kankalık müessesesinin çeşitli yönleriyle ele alınması
2. Kankalık müessesesinin sonuçları

1. Kankalık müessesesinin çeşitli yönleriyle ele alınması

Bir insan topluma ihtiyaç duyar dedik. Peki toplum insana ihtiyaç duyar mı? Konuyu dallanıp budaklandırmadan hemen şu çıkarımı yapayım. Çıkarımın sebep ve sonucunu siz düşünün. İnsan, toplumda, toplumun ihtiyacı kadar yer edinebilir. İşte bu sebeple, topluma girmeye çalışan insan özveride bulunarak kendini toplumun ihtiyacı olan birisi gibi gösterir. Bu noktadan sonra da, o özverisine karşılık toplumun da ona özverili olmasını ister. Çünkü, kendince haklıdır. Der ki: "Ben topluma katkı sağladım, sıra onda." Öyleyse bu madde toplumda nasıl yer edinir veya nasıl edinemez?

Gerçek şu ki, toplum çıkarlar üzerine kuruluyorsa bu madde yer edinir, ve takır takır da işler. Eğer, biz akıllı hayvanlar olsaydık, bu kuralla kıyamete kadar mesut yaşar, sonra da cehennemin dibini boylardık. Ancak, vicdanımız olduğu için, ruhumuz nefsimizle bir iç mücadele içinde olduğu için, biz mesut olamıyor, bu çıkar kelimesinden bile midemiz bulanacak kadar teessür içinde kalıyoruz. İş bu sebeple, diyebiliyoruz ki, toplumlar çıkarlar üzerine bina edilirse, zulüm artar ve iman azalır. Bunu kısaca şöyle özetleyebiliriz, Allah(c.c.) yerine aklına iman eden insanlar sürüsü, toplum için yaşadıklarında, akıllarıyla daha yakın gördükleri çıkarlar için daha uzaktaki göremedikleri ve göremeyecekleri çıkarlarını heba ederler.

İşte burada kankalık müessesesi de insanın toplumla kucaklaşmak için sığındığı çirkin bir yarenliktir. Ve bunun da daha çirkini karşı cinsle olan kankalık-yarenliktir.

Bu bilinç altının ışığında cinsleri tek tek inceleyelim.

Kadın: Cennetten kovulmuş insanın ilk günahkar kesimi, desek hemen feministler hücum ederler(kaç feminist okuyorsa yazımı (: ). Ama bu hakikattir, ve bunun için insan aklının inkardan başka yegane yapacağı şey, o durumdan ders almak, o ilmin şakirdi olmaktır. Çok basit bir hakikat: ilk aldanan kadındır. Kaderin cilvesi ile bakarsak, Allah(c.c.), hiç bir işinde abes fiil işlemez. Olayların yaratıcısı da Allah(c.c.) olduğu için, bu fiilde ilk olarak erkek değil de kadının yanılması daha sonra gelecek bir hadise işarettir: "Kadınlar, aklen ve imanen eksik yaratılmışlardır". Bu sebeple, "Bu basit bir kader cilvesidir, erkek de olabilirdi", fark etmez demek, o ilime gözlerini kapatmaktır.

Burada bir parantez açmak gerekirse, ki okuyan bacım varsa hemen feminen bir savunmaya geçmesin diye diyorum. Kadınların erkeklerden aklen ve imanen eksik yaratılması demek, bir erkeğin bir kadından üstünlüğünü göstermez. Bu sadece insanın yaratılış makamının hayvana olan üstünlüğü, meleğin yaratılış makamının insana olan üstünlüğü ile aynı manadadır. Bildiğin üzere, insan kendi özelliği dairesinde melekten daha üst seviyeye gelebileceği gibi, hayvandan daha aşağı seviyeye de düşebilir. İşte bu sebeple, ben kadına aklen ve imanen eksik yaratılmıştır diyorsam, bunun sebebi kadını yermeye çalışmam değil, onun hakikatini ifade ederek, belki onu korumaya çalışmamdır. Bir kadının inşaat işçiliği yaptırılarak, şefkat duygularının zarar görmesine sebep olmak, o şefkatle işi olmayan için makuldur. Ama, bir hakikate inananlar, hiç bir insanın bahşedilmiş bir özelliğine zulmetme noktasında sessiz kalamayız.

Her seferinde konudan uzaklaşıp yeniden geri balıklama dalıyoruz. yine dalalım. "Kadın aldanır" dedik. Burada ilginç olan şey kadının aldanırken, aldatanın erkek değil, şeytan olmasıdır. Burada bir şefkat görülüyor. Zira, aldanan kadının erkeği aldattığı daha az belirgin kadının aldanmasına nazaran. Diğer türlü olsaydı, Hristiyanlık Havva'yı günahın tohumu gibi görmekle haklı olurdu. Ama, biz görüyoruz ki, günahın tohumu şeytandır. Yani, her bebek İslam fıtratı üzerine ve günahsız doğar. Ve işte başka bir hakikat tezahür etti dimağımda, insanın pak doğması ve ergenliğe kadar pak kalması, ergenlikte kirlenme ruhsatı ve temizleme ruhsatı verilmesi. Ne kadar da cennetten kovulan Adem'in hikayesine benziyor. Yaratıldı, cennete koyuldu, karşı cinsi gördü (karşı cinse olan şehveti hissetti, ki belki bu hissin sebebi yenilen meyve idi), ve yeryüzüne gönderildi. Ve sınav başladı. Biz de aynıyız. Bu bile yetmez mi Allah'a imana.

Kaçıp duruyoruz konudan. Zira, hakikat tezahürleri konudan kaynaklı olduğu için idraki kuvvetlendirir. Hoşgörünüz.

Kürkçü dükkanımıza gelirsek, şefkat bina edilen kadının şefkate daha fazla mazhar olması ne güzel şey. Şefkat duygusu daha güçlü bir varlık, ve ona karşı gösterilmesi gereken şefkati daha kolay idrak edebilmesi. Ki bunun yanında da dinin erkeğe, kadınına şefkatle yaklaşmasını teşvik etmesi. Birbirine güç katan hakikatler. Gelgelelim, şefkatli bir kadın neye ihtiyaç duyar? Evet, şefkate ihtiyaç duyar. İşte kankalık müesseselerinde gösterilegelinen ilginin sebeplerinden biri, ve belki en mühimi bu şefkattir. Evdeki kız ailenin şefkatiyle büyür, beslenir. Ancak evin dışında şefkat nerede bulunur? Tabi ki, dostta. Çünkü, dost senin geçmişini kabul edendir. Bu mahiyette bir hoşgörü ile yaklaştığı için, senin şefkat duygularına hitap eder.

Dost kelimesindeyiz şimdi. Kimdir dost? Sadece geçmişini kabul eden mi? Hayır. kişiye göre değişir dost anlayışı, ancak akıl sahipleri dostlarını açık sözlü, güvenilir, hakikati savunan, doğrunu değil, doğruyu savunan insanlardan seçer. Nefis sahibi insanlar ise, inançları ölçüsünde makul davranan, ihtiyacı olan takdiri gösteren, ihtiyacı olan teselliyi gösteren kimselerden seçer dostlarını. Ve böylece, ingilizcesi "easy going" olan uysal koyun tipinde insanlar bulunmaz kız kankası olurlar. Karakterlerinin önemi yoktur. İnançlarının da. Kültürlerinin de önemi yoktur. Yeter ki, kızın suyuna gitsinler. Kızın ilgisini çekecek aktiviteler, teselliler, takdirlerle dolu olsunlar. Bunu bazen zıttıyla bile tasdik edebilirsiniz. Örneğin, bir kız görürsünüz, karşısında kıza beş kurul değer vermez bir havada bir erkek onun kankasıdır. Çünkü, kız hakir görülmeyi erdem zannediyordur. Kendisine saygısı olamyan kız, yerenleri yaren edinmiştir.

Yaren durağındayız sanırım. Genelde sevgili manasında idrakimize yansıyan bu kelime, benim idrakimde ise, "sevgi ile bağlantı kurulmuş olunan" demektir aslında. Kankalar sevilir. Yarendir kankalar. Kız olsun, erkek olsun farketmez. Kankanız varsa, yanınızda olduğu için sevilmiştir tarafınızdan. Sevmeyi reddetmeniz felsefi bir kabulden başka birşey değildir bu noktada. Felsefe ile işim olmadığı için ispata girişmeyeceğim. Dilediğiniz kadar o çukurda debelenebilirsiniz.

Özetleyecek olursak, kız kankayı şefkat bulmak için ister. Peki ya erkek?

Erkek: Aslında kadını okuyan herkes erkeğin ne istediğini hemen anlaması lazım. Evet, erkek de şefkat göstermeyi ister. Yaratılışı icabı, çevresindeki herşeyden sorumlu tutulmasından dolayı, o sorumluluğun bir tezahürü olarak, şefkat gösterme iştiyaki vardır erkeğin fıtratında.

Hemen konuyu günümüz şartlarına bağlamazsak, felsefe çukurlarına dalmış olacağız.

Günümüz dünyasının idrakinde asli güç inanç değil, maddi güçtür. Maddi güç bende 3 boyutta tezahür etti. Belki, başka boyutları vardır.
1. Boyut: Ekonomik güç
2. Boyut: Fiziksel güç
3. Boyut: Sosyal güç

Hemen kadın erkek diye de açıklayalım.
Ekonomik güç: Arabası, evi, kariyeri olandan etkilenen kadınlar...
Fiziksel güç: Zayıfları, kısaları, miskinleri güçsüz gören kadınlar...
Sosyal güç: Çevresinde kendisine dönen işaret parmağı sayısının fazla olması dolayısıyla bir insandan etkilenen kadınlar...

Ekonomik güç: Bakımlı, süslü giyinenlerden etkilenen erkekler...
Fisiksel güç: Uzunluktan etkilenen erkekler...
Sosyal güç: Popüleritesi olan insanlardan etkilenen erkekler...

Bu duruma sebebiyet veren tarihi geçmiş, bizi bağlamıyor, ancak günü tahlil etmekte yararlı olacağından biraz bahsedelim.

Çok eskiye gitmeye gerek yok, taklidi imanla suçlanan Osmanlı toplumunun parmakla örnek toplum olarak işaret edildiği ortaçağın sonu olan rönesanstan başlayalım. Rönesansın temel besini nedir? Sanmayın ki, coğrafi keşiflerdir. Coğrafi keşifler o temel besine uzatılmış eldir. Temel besin, eski avrupa arşivinin, arap kütüphanesinden çıkartılarak benimsenmiş anlayışıdır. Tabi bu çıkartılma işlemi sırasında nice eflatunlar plato olarak kaçırılmıştır. Ancak, sonuç olarak ortaya çıkan liberal mantalite kilisenin esaretine tepki olarak, o membadan çıkan destekçi fikirlerle ifade edilmiş ve önce o topraklarda, ardından tüm dünyada, ne yazık ki, hayat bulmuştur. Evet, 1789'dan bu yana, Liberalizm ve bunun ekonomik aklı kapitalizm köleleşmeye ve özgürleşmeye çare olarak doğmak için güçlü akıllara hükmetmiştir. Ancak bu kadar külli görünen Liberalizm felsefesi, küçücük bir taşla tuzla buz olmuştur. Bunun adı da, sosyalizmdir. Kapitalizm'in sömürgeci yapısını keşfeden korku dolu gözler, kaça kaça sosyalizme varmıştır. Necip Fazıl'ın dediği gibi, Sosyalizm ile Liberalizm, bir madalyonun iki yüzü gibidir. İşte, bu iki garabet sancı, bugünkü insanların akıl şablonlarını oluşturuyorlar.Ayrı ayrı değil nitekim, birlikte ve el ele oluşturuyorlar. Bunu, Türkiye'de o kadar net görüyoruz ki, kör göze parmak sokar gibi görünüyor. Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti, sosyal bir cumhuriyet. Yani, eşit haklar sunuyor: sunduğunu sanıyor. Ekonomisi ise, olabildiğince liberal tutuluyor. Böylece insana kazanma özgürlüğü verilirken, yaşama eşitliği de sunulmuş olunuyor. Ve toplumun hafızasında bunlar yer etmiyor. Yer eden tek şey:
-ben zenginim, bu devlet beni fakirle aynı hastane de bakılmaya mecbur bırakıyor...
-ben fakirim, bu devlet benden vergi alarak benim zengin olmamı engelliyor...
-o zengin, devlet onu kayırır. ye kürküm ye...
-o fakir, fakirlerin sayısı çok olduğu için devlet onlara çalışıyor...
Vurun abalıya...

İşte bu zihniyetlerin hepsi, FAE'dir. Yani, fundamental attribution error... Yani, türkçesi olmayan bir bozukluk. Yani kendini temize çıkarma çabası.

Şimdi, insanlarda hasıl olan bazı zihni bozuluklara değineceğim. Öncelikle, bunların tamamımın mistik yaklaşımlardan ileri gelen bozukluklar olduğunu belirtmeliyim. Ele alacağım bozukluklar 3 tane: hiçlik kavramı; liberal ve sosyal zaviyelerin zihinsel götürüleri; "yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi", "ne olursan ol, gel" ve "bir insanın imanını kurtarmak" hakikatlerinin zihni yanılgılarla mistikleştirilerek hakikatten uzaklaştırılması...

Hiçlik kavramı:
Çevremizde bir sürü tarikat var. Tasavvuf tarikatları da bunların bir kısmını oluşturuyor. Hiçlik genelde tasavvuf ehlinin ağzında sakızdır. Ve biz de dimağımızda oluşturulan manayla sanarız ki, tasavvuf ehli bu dünyadan değildir. bu dünyadan vazgeçmişlerdir. Böylece yine bir zannımız vardır: Bir insan ya tasavvuf ehli olur ya da olmaz. Ne büyük bir yanılgı. İnsan hiçleşmeye giden bir varlıktır. Yaşamı boyunca hep sorgular. Daha iyiyi, kolayı, güzeli, rahatı, ona göre mükemmel olanı. Kimisi, alkolde bulur tasavvufu, kimisi ise yalnızlıkta. Hepsi, insandan, diğerini tanımaktan kaçar. Tarikat tasavvufu kendini tanıma gayretiyle hemhal olmak için, toplumdan kaçar, kaçınırlar. Asılda kaçtıkları toplum hayatı değil, toplumun bayağı muhabbetidir. Onlar buna tenezzül etmezler. Ya da bunu görmezler. Kolayı seçer ve tarikat yoluyla toplumdan uzaklaşırlar. Belki peygamberleri velilerden ayıran bir özellik de budur. Peygamber toplumdan kaçmaz, toplumla göğüs göğüse çarpışarak, hakikatini savunur, dervişler ise, kendi yolculuklarına bakarlar. İnsanı kendilerinden tanırlar. Evet, belki bazı veliler de peygamberler gibi çarpıştıkları zamanlar olmuştur. Ama peygamberlerin farkı bu hali sürekli devam ettirmeleridir, veliler ise bir süre de olsa içlerine kapanmak zorunda kalmışlardır. Elbette bu imani bir farklılıktır. Ben o buudlara yabancıyım, bırak bir peygamberin, bir velinin buudunu bile bilemeyeceğim için de aradaki farkın sebebini izah etme imkanım yok. Ancak, dediğimiz gibi, insan her seferinde isyan halindedir ve bu isyan yaratılıştan gelen bir iştiyak üzere inanılan değerin kehanetini tamamlamak üzeredir. Kehaneti tamamlanacak olan yalnızca Allah(c.c.)'ın dilediğidir. işte bu noktada, Budist rahiplerle veya doğudaki ya da manastırdaki din adamlarıyla, tasavvuf ehlinin hiç olmak adıyla yaptıkları benzerdir, ve fakat hakikat nazarında aynı değildir. Bundan mütevellit, insan hiç olmaya çalışırken inkara düşmemelidir. Bunun yolu da, emanet bilincinden geçer. Yani bize verilen el Allah(c.c.) tarafından verilmiştir. Bizim onu emanet bilinci ile kullanmamız gerekir. Bazı hiçliğe gidenler gibi, isyandan caymamalı, isyanımızı idrak ile kontrol altında tutup, hilafetimizi hakkaniyet mertebesinde de gerçekleştirmeliyiz. Sosyal hayattan kaçarak, derviş olarak, keramet sahibi olarak kehanetimizi gerçekleştiremeyiz. Bize verilen keramet değil, hilafettir. Biz halife olmak zorundayız. Halifeliğin en gözde olanı da toplum için örnek teşkil edebilecek olan halifeliktir. Bir dağın karşısında Ben halifeyim diye bağırabilirsiniz, bir insanın karşısında da bunu yapabilirsiniz. Önemli olan idrake birşeyler bırakabilmektir. Gelgelelim, bir halife olarak nasıl hiç olacağımıza. insan bilerek hiçliğe gider. Biz de Allah(c.c.)'a ve peygamberine inandığımızın göstergesi olarak, onları bilmeye gayret göstermeliyiz. Öyle zaman gelir ki, o kadar biliriz ki onları, artık sosyal hayatta karşımıza çıkan her olayda onların istediği gibi davranır, onların istediği tepkiyi ortaya koyarız. Bundan sonra da menziller vardır elbet, ancak artık toplum nazarında idrake sunulabilecek şeyler değildir. İşte bu noktada insan toplum nazarında bir hiç olmuştur. Bundan dolayı da, topluma ben bir hiçim diyebilir insan. Ama, topluma kapalı olan takvası Allah(c.c.)'a daha yakın bir yere hep yükselebilir. O da bunun savaşını verir. İşte bu insan hiç olmuş, kemale ermiş kişidir.

Liberal ve sosyal zaviyelerin zihinsel götürüleri:
Liberalizm, özgürlüğü insanın istediğini yapması olarak arz eder. Tabi böyle basit kavramlarla açıklamak derin Liberalistlerin gücüne gidecek, "o kadar okuduk, bu kadar basite indirgenir mi?" diye itiraz edecekler, sonra liberalizmin yeni update'lerinde ahlak unsuruna yer verildiğinden, insanhaklarını ele aldığından bahsedecekler. Onlara cevabım şudur ki: Eğer, liberalizm mutlak olsa, ahlakı ile çelişmez, kainatın kanunuyla çelişmez. Liberalizm, bütün gezegenlere de özgürlük versin. Dolaşmasın güneşin etrafında dünya, ve dünyanın etrafında ay. Haydi, doğrularınızı çıkarın, kaç tanesi kaçımıza yüzde yüz uyuyor. İnsanın yaşama hakkından başlarsınız hep, dirilti o zaman ölü hücreyi. Ruh denen kavramı giydirin maddeye. Akıllı bilgisayarlar, süper bilgisayarlar dediğiniz şeyler, insanın idrakine nazaran ne kadar basit kaldığını görmüyor musunuz? Peki, bu kadar güçlü bir idraki kapsayacak bir ideolojiyi bu dünyaya getirmek bir insanın görevi ise, bu doğruları o bulacaksa, nerde kaldı o insanın özgürlüğü?

Aynı şeyler Sosyalizm için de geçerli. Birisi özgürlük anlayışıyla hakikati, öteki ise eşitlik anlayışıyla özgürlüğü ve dolayısıyla hakikati idam ediyorlar.

Tezahürlere gelince, birinci tezahür: "Herkesin dini kendinedir. Her koyun kendi bacağından asılır." Bu özgürlük budalalığının ilk merhalesidir. Evet, mizanda herkes kendi yükünü yüklenecektir. Ancak, kimse cennette merhametsiz giremez. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Kulun merhameti Allah'ın merhameti gibidir. Siz birisini, yanlış yaptığında uyarmazsanız, onun karşısında dilsiz şeytan rolüne bürünmüş olursunuz. Siz kaderi bilemezsiniz, ancak bu iş nasip işidir. Siz o yanlış işe şahit tutulmuşsunuz, düzeltmek için kalbinizden bile buğz etmemişseniz, bu imanınızın zayıflığına bile değil, yokluğuna işarettir. Özgürlük değildir bu, toplumsal esarettir.

İkinci tezahür: "Herşey içimizde bitiyor..." Bu da insanın kendini aldatmasından başka birşey değildir. Bunun tam da aksini iddaa ediyorum, ve diyorum ki: "Herşey içimizde başlıyor..." Bakınız, aradaki fark sırat köprüsü kadar keskin ve net. Birisi niyetine sığınıyor, diğeri ise niyetini sorguluyor ve irdeliyor. Peki neden burda değindik? Çünkü, Liberalizm ve Sosyalizm insana varlık atfeder, ve insanın hiçliğini bilmemesine ve enaniyet yapmasına sebep olur. Enaniyeti kamçılanan insan da, inançla suçlanınca, kaçış yolu olarak hep bunu seçiyor.

Üçüncü tezahür: "Topluma ayak uydurma." Ne acı ki, bu şeytan lafzını duyduğum kişiden başka biri söylemiş olsaydı, yüzüne tükürürdüm. Ama yapamadım. Zira, hem cahil olduğunun bilinci, hem de saygı beni alıkoydu. topluma ayak uyduracaksak, bu toplumda para kazanmak ibadet, makam sahibi olmak itikat, saygınlık kazanmak velayet, hümanist bir zengin olmak ise peygamberliktir. "Toplum sana ayak uydursun" demeyeceğim. Sen Allah'ın dinine uy, oku, ihlas ile hayırlı ilim talep et, tefekkür et, sadık ol. Gerisi zaten senin elinde değil. O halinden doğacak yanlış anlamalarda bile hayır vardır. Yeterki, kasti yanlış anlaşılmalardan uzak dur.

"Yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi", "ne olursan ol, gel" ve "bir insanın imanını kurtarmak" hakikatlerinin zihni yanılgılarla mistikleştirilerek hakikatten uzaklaştırılması:

Tek tek ele alalım...

"Yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesi": Bu mana insanlar tarafından şöyle algılanıyor; bir insana hiçbir şekilde şiddetli davranma. Ona karşı sonsuz bir hoşgörü ile yaklaş. Onun yaptığı yanlışlara gözünü, ağzını, gönlünü kapa. Belki bir gün, senin bu iyi halini anlar da müslüman olur. Bu çarpık bir inanıştır. Tamamen mistiktir. Allah(c.c.)'ın hidayete erdireceği kimseler böyle bir tavırda olmazlar. Peygamber hayatına bakın. Peygamber amcasının kapısına yüzlerce defa gitmiştir, onu aleni bir şekilde imana davet etmiştir. Hor görülmüş, hakarete uğramış, dövülmüş, kovulmuştur. Vazgeçmemiştir. Böyle bir mantıkla hareket edecek olsaydı, ikinci veya üçüncü defa gitmezdi. Zira, amcası onu görmek bile istemiyor, Allah(c.c.)'ın takdiriyle, belki her görüşünde biraz daha hiddetleniyordu. Peygamber,"Aman ona görünmeyeyim de, benim onu düşündüğümü anlar da iyi olur, müslümanlığı kabul eder belki" dememiştir. Hakikat neyse onun yanında, onunla beraber olmuştur. Hiçbir zaman da yaratılan şerri sevmemiştir. Herşey zıttıyla bilinir. Bakınız, bir insan müslümanım diyorsa, onu sevmek zorundasınız, en azından müslüman olduğunu düşünerek. ama bir insan bir şer işliyorsa, onun şerrini Allah yarattı diye sevemezsiniz. Evet, şeytanı da Allah(c.c.) yarattı, ama şeytanı sevmek ne demektir? Bir çiçeği seviyorsanız, güzel yaratıldığı için seversiniz, aynı şekilde bir insanı severken "iyi bir insan" dersiniz. İşte, "Yaratılanı severi yaratandan ötürü" sözü, herşeyi severiz demek değil, yaratanı hatırlatan, yaratanın güzzelliğini, özelliklerini hatırlatanı severiz demektir.

"Ne olursan ol, gel": Bu da yine mistik bir hataya mahal veren bir hoşgörü kaidesidir. Belki, hoşgörünün en uç noktası, en derin anlayışıdır. Devamında, "bin kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel" diyor. Peki, neden bazı insanlar bunu günahınla gel olarak algılıyor? Bu söz, gel derken bir daveti yineliyor, "gel" yani bu ümit kapısına gel, bu tevbe kapısına gel. Tevbe kapısında günah işlenir mi? İşlenemez. Zira, gel dediği yer manevi bir mekandır. Tevbe kapısına niyet ile varılır, içmek niyetiyle içmek kapısına, zina niyetiyle zina kapısına varılacağı gibi, tevbe niyetinyle de tevbe kapısına gelinir. Siz de insanları davet etmekle yükümlüsünüz, onların olduğu yere gidip, onların manalarına vakıf olup, o manadan onları kurtarmaya çalışmak isterken, ya hiç başaramayacak,ya da sizin de o manaya bürünmüş olacağınızı unutacaksınız. Kimsenin cennet garantisi yoksa, kimsenin cennetini riske atma lüksü de olamaz. Yunus, "Biz gelmedik davi için, biz gelmişiz sevi için." diyor. Burdan da aynı hataya düşülebilir. Davanın hakikatini inkar değildir bu söz. Hatta, Yunus'un davasının olmadığını da iddaa edemez. "Sevi"yi bilen insan, onun davayı kapsayan daha geniş bir ilim dairesi olduğunu bilir. Bundan mütevellit, sakın ola ki, dava ile sevgiyi ayırmayın. Ayırırsanız, dava ehli sevgiliyi alır, geriye kalan şer sevgiyle mana bulamayacağından, hayatınız boşa geçer.

"Bir insanın imanını kurtarmak": Bir ülkeyi fethetmektir bir insanın imanını kurtarmak. Allah'ın takdiri ile başbaşadır. Bu sebeple, biz sadece iki cihetten bakabiliriz. Kendi imanımızı kurtarmak, başkalarının imanının kurtulmasına vesile olmak. Biri büyük cihad, biri küçük cihad. Büyük cihadı bu sayfalara sığdıramayız zaten, benim de çapım değil onu anlatmak, açıklamak. Ancak, insan büyük cihatla küçük cihat arasında sürekli gelgit olayını yaşar. Biri diğerini destekler, büyütür. Bir insan yeterince iç derinliğine sahipse, koyu hristiyanları ya da radikal yahudileri bile imana getirebilir. Ama dediğim gibi, Allah'ın takdiri ile başbaşadır bu durum. Bu sebeple, biz bu iç derinliğe sahipmişiz gibi gidip en azılı hristiyanları bulup, onlara dini anlatmaya kalkarsak, midyata pirince gidene dönebiliriz. Bu sebeple, tedbirli davranmalıyız. Birşey anlatacaksak, bir hakikat idrakimize yansıdıysa, bunu en yakınımızdan başlayarak anlatmalıyız. Kimbilir belki de, çok uzaklarda, hristiyanların içinde en koyusunda aradığımız inkişaf, ve vesile olma hali, en yakınımızda, müslüman bildiğimiz can yoldaşımızda tezahür eder. Allah kullarını sever. Ama enaniyet yapanları değil. Eğer, en yakınımız dururken uzaklara göz dikersek, bu niyet hulusi olmaktan ziyade, birşeyleri ispat makamında tecelli eden enaniyet narıdır.

(Oksijen tüplerinizi yenilemeniz için, biraz da benim kafamın içindeki abaküsün bilyelerini abaküse geri takmam için yazıya burada ara veriyorum. Fazla zorlayınca abaküs dağıldı. Allah'a emanet...)